Kırk Yama

İçerik yayınları
YARATICILIĞINI ORTAYA ÇIKARAN KADINLARIN PLATFORMU
Güncellendi: 1 gün 2 saat önce

30 yilin en soguk gecesi

Cum, 02/03/2012 - 07:40

Degerli ILKYAR Dostlari,
ozellikle birkac gundur soguklarda ILKYAR gonulluleri
daha da yogun bir tempoyla calistilar… Sahan bolum projeleri
nedeniyle ayrilinca sevgili Tuba devraldi tum isleri… Bu soguk gunler de
gelebilen arkadaslarimiz Alper, Gizem, Gokhan, Zeynep, ismini ekte ve simdide dahil etmeyi hatirlamayamadigim arkadaslarimizla
o kadar buyuk bir fedakarlikla isler gerceklestirildi ki…
Sadece bugunun temposunun sabah 10, gece 21 devam ettigini;
ve bir gonullumuzun gece yolculuguna ciktigini…

Doga kosullarinin bu kadar zorladigi bir ortamda
Arcelik kendi sevkiyatindan oncelik verdi ILKYAR’a,
Guler Nakliyat in kaptanlari ancak aksama gelince,
oldukca soguga kalindi…

Bu sogukta, ter icinde calisan Barisin kamyondan depoya gelene kadar
kazagindaki ter in buzlasmaya baslamasini hissederseniz, bunun nasil
bir gonulluluk oldugunu duyumsamak pek mumkun degil…

Bahsettigim arkadaslarim, ODTU elektrik muhendisliginde, Havacilikta, Kimya muhendisliginde yuksek lisans yapmis veya yapan arkadaslar veya liseli ogrencilere kadar bir grup emek koydu… Hicbir karsiligi olmayan,
sadece ve sadece Urfa daki, Adiyaman daki, Maras taki, Osmaniye, Adana’daki guzel cocuklarin gulumsemesini hayal etmektir karsiligi…

Yarin ogleden sonra da bir otobus yuklemesi de bekliyor…
Ekibimiz cumartesiye proje icin yola cikiyor, soguktan ters giden bir suru
aksiliklere karsi, gidip o guzel cocuklara sizler adina kucaklamak icin
yollara dusuyoruz 15 gun…

Arcelik, Guler Nakliyat ve Yasar Birlesik Pazarlama (Pinar) bugunku destekleriyle ayri bir tesekkuru hakediyorlar… Sagolsunlar…

Saygilarimizla…
ILKYAR

Şahika Ercümen: “Benim İçin Hayat, Nefesi İlk Aldığımda Değil, İlk Tuttuğumda Başladı”

Çrş, 01/25/2012 - 09:58

Daha dün Y-aşamak, kalbinin pıt pıt atması değil aşama yapmakla ilgili diye düşündüm otobüste dışarıları, her an her yanımızı saran mükemmelliği seyrederken.
Sürprizler ve doğaüstü diyebileceğimiz her şey burnumuzun dibinden daha yakında bizi bekliyor. Sadece bakmamızı, görmemizi (bütünsel) ve karar vermemizi. Ne latif bir yaşamdır bu böyle!
Küçük bir hatırlatma, güne zıpla gıdıkla ile başlayın, burnunuzu iyice bi sümkürerek temizleyin (hiç bişey olmadığını bilseniz de. Ve tabi bütünsel nefes yöntemini hiç olmazsa üç dakika yapın. Bunlar enerjinizin devinim etmesine büyük kolaylaştırıcılar.
H-aya-t, ayabilmekle mümkün, değilse donörsünüz yalnızca. Bu da fena değil, çevrime girilir. Devirir, çevirir,illa ki evirir Gününüz sürprizlerle dolsun.

http://www.olympos.com.tr/sahika-ercumen-benim-icin-hayat-nefesi-ilk-aldigimda-degil-ilk-tuttugumda-basladi/?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+olympos_com_tr+%28Olympos%29

Ejderha Dövmeli Kız

Per, 01/19/2012 - 10:25

Çok uzun bi film. Ben beğendim doğrusu, oyuncular ve görsellik açısından güzeldi. David Fincher ana hikayeyi yetersiz mi buldu da bi iki şey daha ilave etti bilemiyorum ama sanki 3 saatlik değil de belki beş saatlik bişey geçiyormuş hayalinden  Ersin benim kadar beğenmemiş olabilir belki, bilemiyorum çünkü sinemadan çıkıp Işılla buluşup kar yağışı altında balkonda saatlerce çan çan ettik. Bugünkü kahve istiabımı biraz aşmış olabilirim ama ne gam! Harika bi gün oldu. Halen öyle çünkü sizlerle beraberim ve donmuş bacaklarım sıcak evimin konforunda kendine geliyor

ersink:  Hala ayaklarımı ısıtamadım
Filmi sevdim, oyuncular ve gerilimi yansıtması güzeldi. Paralel hikayeleri ve müziği kurgulaması da güzeldi. Fakat bazı yan hikayeleri bitirmemiş olması bir de sonunun sanki gelmeyecekmiş gibi olması, üstüne üstlük “en son son”un da beklediğim kadar etkili olmaması (sarılır ve giderler) eksileriydi. Birkaç hikaye anlatmaya çalışmasaymış daha vurucu olurmuş bana sorarsan…

sibela: Aslında bu daha iyi, örneğin benim kitaplarım asla tek akslı omaz, her zaman bi kaç tanedir -bence böylesi güzeldir çünkü okuyucu katili son sayfadan önce bulamaz-ancak bu filmde sorun başka, yan akslar, birinci aks aydınlanıktan sonra gereksizce devreye girmişlerdi üstelik de uçları bağlanmamışgı. Kurgu hatası! Never mind, bence ilk hikaye yeterince güzeldi üstelik kamera da romantikti Ejderha kız da çok etkileyicisunulmuştu, hala etkisindeyim.

ersink: Yan hikayeler olmasına hiç lafım yok, çok güçlü yan hikayelerdi. Fakat bitirmediği için eksikliği hissedildi. Hele o sosyal kurum görevlisi adamla ilgili olan hikayeyi asansörde yarım bıraktı. Büyük ihtimalle kurgu masasında o hikayeyi bitirdiklerini düşündüler fakat bana bitmişlik hissi vermedi
Bunları saymazsak ben çok sevdim, kız da gizemli ve etkileyiciydi (ve saldırgan)

sibela: Filmde kurgu hatası çok (bi kurgucu gözüyle bakınca), örneğn öylesine “deli” ve toplum dışı bi kız, bir anda (esas adamla bi seks yapınca) nerdeyse pamuk prensese dönüştü! Burada da ciddi bi rahatsızlık vardı. Ejderha dövmesinin anlamı filmde hiç bi yere bağlanmadı ki bu büyük bir hata! Demek bu kadar hatalı bi kurguyu bile bize sevdirmeyi başardı yönetmen )))) Ayrıca Fincher gibi bi yönetmen (Seven ve dövüş kulübü gibi ilk onumda yer alan iki filmin yönetmeninden böylesi bişey beklenmezdi. Neyse düşüş dönemi olur, biliyosun Ortalamaya çekilme kanunu diye bişey var-dı eski dünyada!Yenisinde de olacak mı bilmiyorum.
Dövmeli kızın daha modern ve daha aklı başında bi benzeri var, bilmem izleyeniniz var mı, The good wife isimli dizide Kalinda diye süper etkileyici bi karakter var. Bazen onu seyrederken erkek olsaydım keşke gibi fikirler gelir aklıma

Galiba durumu çözdüm (oh be!), F incher iyi yönetmen ancak kurgucu değil! Daha önceki o süper Seven ve Dövüş kulubü filmlerinin kitapları muhteşemdi! Hatta ben romanların filme iyi aktarılamadığını bildiğimden her ikisinde de nerdeyse kitaplarından iyi olduklarını görmüştüm. Ejderha Dövmeli Kız da bi roman, isveçli bi yazarın çok satar bi romanıymış, okumadım ve sanıyorum ki kitap iyi değil.

AEÖ: Fincher’ın çektiği versiyonu henüz izlemedim ama milenyum üçlemesi olarak çekilen 2010 isveç versiyonu harikaydı. Amerikalıların alt yazılı film izleyememe gibi bir sıkıntıları varmış…Öyle duydum. Fincher gibi bir yönetmenin enerjisini yepyeni bir filme aktarmasını isterdim ama kitap uyarlamalarını sinemaya en başarılı şekilde aktaran yegane yönetmenlerden biri bence kendisi…Vardır bir bildiği…:)

ErsinK: Son zamanlarda görüntü ve kurguyla haşır neşirliğimden gördüğüm şu ki kurgu çok ayrı bir sanat ve hiç de kolay değil. Hatta bazı -kurgucu- yönetmenler, kurgu yapabilmek için görüntü çektiklerini söylemişler
Ben filmi ilk duyduğumda orjinalinin çok güzel olduğunu söylemişti arkadaşım, bir de orjinalini izlemek lazım.

http://sibelatasoy.com/?p=6860

Yaşam Tasarımı Tanıtım semineri

Sal, 01/17/2012 - 11:54

Önümüzdeki hafta Cumartesi günü Yani 21 Ocak saat 19.00 da Tuva Sanat’da, danışmanlığını yapmakta olduğum Human Design sistemini sizlere tanıtmayı hedefledim, sanırım artık zamanı geldi. Üstelik de bu anlatımı-bi çoğumuzun tanıdığı ve sevdiği- Carlos Castaneda’nın Yaşam Tasarım Analizi üzerinden yapacağım.

Ücretsiz olan bu sunumda görüşmek üzere, sevgilerimi sunarım.

Sibel Atasoy

Yazar-Danışman

Human Design –bundan sonra “Yaşam Tasarımı” şeklinde kullanacağız- nasıl işler?

Sistemi ve bu öyküyü bize ulaştıran Chetan Parkyn, Ra’nın bizzat kendisinden yöntemi öğrenerek zaman içinde uygulamakta ustalaşmış. Kişisel yaşam tasarımları çıkarmakla geçen uzun seneler sonucunda, bu çalışmalarının semeresi olan deneyimlerini, gerek internet sitesi gerekse aynı isimli bir kitapla Dünya ile paylaşarak bence fevkalade bir şekilde taçlandırmış.

Bu sistemin, tıpkı zamana yayılmış diğer farklı yöntemler gibi amacı, kendimizle en başından tanışıp, bizi olduğumuz kişiden sorumlu, tatmin olmuş ve hoşnut kılmak olduğunu söyleyebiliriz.

Yaşam Tasarımınıza ulaştığınız anda, hem bireysel(parçacık) hem de birleşik (dalga) yanınıza dair bir genişleme hissine sahip olabilirsiniz. Şüphesiz bu sistem hiçbir şekilde bir sihirli değnek değildir. Çünkü sihirli değnek sizsiniz! Bu sistem, uzun bin yıllar boyunca unutmuş olduğunuz bu gizemli parlaklığınızı size hatırlatmak için bir aracıdır yalnızca.
Kendinizle, eşinizle, arkadaşlarınızla, çocuklarınız ve ebeveyninizle, patronunuz ve iş arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz, bu sistemin gücünden etkilenir. Yaşam Tasarımı sistemi ile her birini daha derin bir seviyede anlamayı öğrenir, hoşnutluğun alanını genişletebilirsiniz. Bu size, benliğe ve varoluşa dair gerçekten mantıklı, taze ve net bir anlayış sunar.

http://sibelatasoy.com/?p=6788

Dutlar Ekoköyü ve İmece Evi

Per, 01/12/2012 - 23:39

İzmir’in Dumanlıdağı’ndan merhabalar,

Heryandan Savaş,Sosyal ve Çevresel kirlilik,GDO,Transgenik tohumların
yayılımı,Artan hastalıklar, Geleneksel kültürel erezyon haberleri
insanlığın umudunu söndürürken  Barış içinde doğayla uyumlu,sevgi ve
saygının hala birincil değerler olduğu enerjisini,çimentosuz
barınağını,yiyeceğini  kısaca kendi kendine yeten üretimlerini
gerçekleştirmek için yola çıkan “İmece Evi” topluma “Başka Bir
Dünyanın Mümkün Olduğunu” yaşarak kanıtlıyor.

Yazın yaptığımız evimizin kuzinesinin başından ,İmece Evinden,Dutlar
Ekoköyünden haberlerimizle bu soğuk Ocak ayında içinizi ısıtalım dedik
))

BARINAK;
Çatıda kullandığımız “Çinko Trapez”,su ve elektrik tesisatı  malzemesi
dışında neredeyse tamamen yerel,ekonomik ve ekolojik değerleri
gözeterek yaptığımız “Taş Evimiz” geçen hafta başlayan fırtınaları
başarıyla atlattı.Özellikle rüzgar gelen cephesine yaptığımız
camekanlı Sera bölümü için endişeliydik. Fakat üstüne koyduğumuz
ağıriıklar ve ortasına çaktığımız direklerle hem seramızı fırtınalara
karşı daha dayanıklı hale getirdik hem de dekorasyon için önümüzde
yeni ufuklar açıldı.

İnşaat esnasında dahi gelen gidenlerden tek bir salonla idare
edemiyeceğimizi anlayarak bir “Misafir Odası” yaptık.İçine bağımsız
sobasınıda kurduğumuz odada Beş bilemedin Yedi kişi koğuş yöntemi ile
yatılabiliyor.
Zeytin hasadımız yağmurlar nedeniyle sürekli sekteye uğrayınca bizde
inşaata devam edip At,Keçi odaları ile kümesi hazır hale getirdik.
Şubat ayında hayvan dostlarımızın gelmesi ile beraber evin çocuklarıda
gelmiş gibi sevineceğiz ))
Odunluk,Atölye,Açık Mutfak filan derken bizim “Çoban Evi”  büyük
sorumluluklar yüklenmeye hazır hale geliyor.
2012 yazında iki ayrı gözlü saman evini “Doğal Yaşam Okulu” çalışması
ile hepbirlikte deneyimlerimizi paylaşarak inşaa etmeyi planlıyoruz.

EKOLOJİ ve DOĞAL YAŞAM OKULU;
Barınma,Beslenme ve Enerji insan faaliyetlerinde öncelikli
ihtiyaçlar.Doğanın kendi takvimine gore,Mevsimlere gore yaptığımız
çalışmaları,üretimleri ziyaretçilerle paylaştıkça  kendiliğinden
“Doğal Yaşam Okuluna” dönüşen İmece Evi nde 2011 yılı barınma 2012 ise
gıda üretimi yılı olacak şekilde çalışıyoruz. Edindiğimiz
Geleneksel,Permakültür,Fukuoka ve Biyodinamik yöntemlerine gore
arazimizi, köyümüzü ve daha büyük ölçekte dağımızı pek çok açıdan
inceliyor,denemeler yapıyor ilişkiler kuruyor sorup öğreniyoruz.
Şimdiden sobalarımızdan,fırınlarımızdan çıkan külleri ekolojik
çevirime soktuk. İlk kül haliyle bulaşığımızı yıkıyoruz. Kül suyunu
gene varil ölçeğinde hazırlayıp çamaşılarımızı da kaynatmaya,
Kuzinenin bir kenarında da sabun yapımında kullanmak üzere kül suyunu
hazırlamaya başladık. Zeytinyağımız hazır olunca “Sabun Atölyesi”nin
duyurusunu paylaşırız ))
Mayıs ayından itibaren içinde bulunduğumuz dev şehir İzmirden
ilköğretim ve Liselerden bizi önceden tanıyan öğretmenlerin girişimi
ile öğrenci ziyaretleri başlıyor.
Gençleri ve çocukları bilgilendirmek,ne yapmaya çalıştığımızı fark
ettirmek için tüm hayal gücümüzü zorluyoruz. Onlara sizinde fikirsel
katkılarınızla çok hoş süprizler hazırlayabiliriz ))

Şu an enerjimizi güneşten ve insan hareketinden; bisikletle
karşılıyoruz. Kazdağından boş gelen bir kamyonet bulursak mucit ve
Rüzgar Gülü üreticisi dostumuz Erdal Özen’den bir Rüzgar Gülü gelecek
))

Gezegene olan yükümüzü,ayak  izimizi hergeçen gün azaltmaya devam
ediyoruz.   Doğada yaşadıkça şehirde edindiğimiz bizi kısıtlayan ve
sadece ömrümüzü değil çevreyide tüketen alışkanlıklarımızdan
kurtuluyoruz. Bu sayede daha çok dinliyor, daha çok esniyor ve daha
çok öğreniyoruz.
Ençok ta yaşlılardan,çocuklardan  ve hayvanlardan ))
“Satın almak yerine üretmek” hali bize yepis yeni ufuklar açıyor!!!

TOPLUMSAL;
Bölgemizde çevresel ve kültürel kirliliklerle mücadelede oldukça
deneyimli EGECEP (Ege Çevre Platformu) ve bu ana çatıya bağlı yerel
sivil organizasyonlar var. Bize en yakın Menemen ve Foçadaki
dostlarımızın bizimle ve kamuoyuyla paylaştıkları ciddi bölgesel
sorunlar var. Geçenlerde bir toplantı yaptık ve orada bu kirlilik
tehditlerine karşı bölgede yaşayan insanların once bilgilendirilerek
(mutlaka görsel) uzlaşılıp hep birlikte hareket edilmedikçe gerek
karar verici siyasiler, gerekse rantiyenin tavırlarını
değiştimeyeceklerini belirttik  Zeytin hasadından hemen sonra
özellikle Aliağa’ya yapılması planlanan 5 tane daha Termik Santrali
engelleme kampanyasına odaklanmaya hazırlanıyrouz.

SOSYAL-DUTLAR EKOKÖYÜ;
Köy oluşumumuz sadece dernekmi olmalı ilave olarak en azından ekonomik
yapı için ayrıca Kooperatif veya bir şirketmi kurmalı yoksa hiç
bunlarla uğraşmadan köylü pozisyonu ilemi hareket etmeliyiz diye köyde
yaşayan ve henüz yaşayamayan arkadaşalarla kafa patlatıyoruz.
Tüzel kişilik oluşur oluşmaz bölgemizdeki tüm yerel dinamiklere
ziyarette bulunup planlarımız hakkında bilgilendirip kendilerinin
katkılarını isteyeceğiz.
Örneğin;
Kaymakamlıktan Köy içi yollar için doğal taş,su hattımızın iyileştirilmesi.
Orman Şefliğinden Yılkı atlarının korunması ve Ormanın Enerji
(Odun-Kereste) ormanı yerine Doğal ormana dönüştürülerek birlikte
çoraklaşan bölgeleri Fukuoka Yöntemi ile ağaçlandırmak.
Tarım Müdürlüğü ile komşu köylerimizden başlayarak çiftçiyi Organik
Tarıma yönlendirecek ortak planlar yapmak…
Dutlar Köyümüzün yerlisi iki aileden biri Sultan Teyze ve “Koca Don”
lakaplı Mustafa Amcamızda aşağıya, Şehire indiler. Kalanlar buruk.
Umutlar Ekoköyde, hepbirlikte oluşacak birlikte!
Bizde; “az sabredin baharla beraber insanlar,doğada üreterek,
dayanışarak yaşamaya istekli insanlar çiçeklerle beraber gelecekler.
Aralarında uyumlanmaya hazır olanlar evlerini yapar ve köyümüz
şenlenmeye başlar” diyoruz ))
Her Çarşamba Köyde Cemalin evinde buluşup hem konuşuyor hemde “Hürrem
sultanı” izleyip eğleniyoruz ))

TARIM;
İnşaat esnasında bir mutfak bahçesi yaptık.Yaptık ancak kış güneşini
dahi az alınca bu sefer Enginarları güneşi bol rüzgarı az alan noktaya
diktik.Hemen tuttular. Atlar yemesin diyede üstlerine çalı,ahlat
dalları koyduk. Tahıl grubunun “tohum toplarını” izliyoruz.
Yağmurların killeri nasıl dağıtıp tohumların nasıl açıkta
filizlendiğine endişeyle tanık olmaya devam ediyoruz. Bir sonraki top
atışımızı yağmurlardan çok daha once atıp “çiğ” ile nemlenip
filizlenmesini sağlamalıyız.Yağmur tanecikleri kil bilyeleri
bombalayarak parçalayıp dağıtıyor.
Yaşlıların gösteridiği kaynak suyunu arazimize getirmek için gereken
hazırlıklara başladık; Kuyu,depo,analiz,boru döşeme,rüzgar
gülü,pompa,havuz ve damlama sulama gibi…
Bu yeni kaynak su ile bu baharda İmece Evi ve “10 abone”ye yetecek
kadar çok çeşitli sebze üretmeyi planlıyoruz.
Bu üretimle kurtulmak istedikleri sistemden çıkış ekonomilerinide
üretecek Bahçıvan adaylarıda yavaş yavaş gelmeye ve birlikte tasarım
yapmaya başladık bile ))

HAYVANLAR;
Yılkı Atların ,Özgür Yabani Atların bölgemizde çok olduğunu biliyor ve
zaman zaman görüyorduk ancak kışın arazimizi sık sık ziyaret
ettiklerini bilmiyorduk. Meğerse bizim arazi bölgeye gore rüzgardan
daha korunaklı diye geliyorlarmış. Düzenli gelen bir aile vardı.Bir
erkek,dört dişi ve iki taydan oluşuyor.Sonra havalar sertleştikçe bu
sayı 20 leri geçmeye başladı. Her gelişleri bizi
heyecanlandırıyor.Onları izlemek,onları ürkütmeden işlerimize devam
etmek doğa ile uyumlanmanın gereği gibi geldi bize
Kimbilir Evren ablada bize sebze yerine hayvan ağrılıklı olmamızı
söylüyor olabilir ?!
Birazda “acaba birkaçtanesini ehlileştirebilirmiyiz”  hayali ile
arazinin tamamına ekim yapmayıp atları özgür bıraktık.

Şubat  ayından itibaren hayvan dostlarımızın gelişini bekliyoruz.
Kendimiz için az sayıda keçi alıp dileyen gönüllerimizin hamiliğini
üstleneceği keçilerle sürü oluşturmayı planlıyoruz. Çünkü yerli bir
keçi 350-400 Tl arası Yani bizim imecenin bütçesi 10-20 tane almaya
yetmiyor.

İki yıl once Dutlara ilk gelişimizde getidiğimiz kedimiz Sütlaç ve
Tekirin torununu geçen gün köyden imeceye getirdik.Şubatta da Kazlar
ve Ördeğide getirdikmi  eski hayvanlar tamamlanmış olacak.

Arıcı dostlardan “Oğul” sözü almaya başladık. Nisandan itibaren  bom
boş binlerce dönümlük meralarda yayılacak hayvanlar.

EKONOMİ-ÜRÜNLER;
Konaklayan Ziyaretçilerimizden herhangi bir ücret almamaya kararlıyız.
Turizmin İmeceyi bozmasından endişelenerek “Okul-Deneyim Paylaşım
Merkezi” olmayı ve düzenlediğimiz kamplarında kar amacı gütmeden
herkesin katılabileceği biçimde organize etmeye devam ediyoruz.
Kamplar,Atölyeler haricinde gelenlerde zaten hep birlikte karınca
kararınca kimse kimseye yük olmadan yaşamayı başardık ))
Hiç bir yerden ek bir geliri olmayan bizlerin geçimi üretimden
geliyor. Siz şehirlerde yaşayan ve bir şekilde bizi ziyaret ederek
üretimin bir parçası olup bu organizasyonlar çoğalsın diye, aileniz,iş
yerinizdekiler  doğal ürünlerle beslensin diye bizim ürettiğimiz yada
aynı doğal,geleneksel yöntemlerle üretime yönlendirdiğimiz komşu,dost
üreticilerin ürünlerini alarak bizi bugüne kadar desteklediniz.
Aradan beş yıl geçti.Biz artık hem kiralık bir arazide değiliz hemde
artık daha deneyimliyiz. Üstelik burada Dumanlıdağda çok hızlıca
kalıcı üretim adımları atıyor ve ilişkiler kuruyoruz.
Foçada bizim gibi toplumsal duyarlılığa sahip “Taş Köy”  zetinhanesi
ile yağmurlar ara verir vermez hem kendi  yağımızı sıkıp hemde kendi
orhanik sertifikalı yağlarını sizlerle buluşturacağız.
Kazdağındaki Çoban dostumuz Fevzi soruyor ; “Siz İzmire taşınınca biz
ne yapacağız?” diye. Bizde merak etme,Burada senin gibi çoban
dostlarla tanıştık.Onlarda “Oğlak Mayası” kullanıyor ve keçiyi sadece
“otlatıyor”.Ama sizin gibi temiz üreticiyi  bir kere bulmuşuz,
kaybetmeyiz..Birlikte üretime devam diyoruz.

İşte böyle dostlar. Hayatımızı sadeleştirerek, değişime kendimizden
başlayarak geldiğimiz nokta bu.
Değişime once kendisinden başlamaya,tüketmek yerine üretmeyi
seçenlere, dayanışmaya susayanlara ev olacak İzmirin hemen dibindeki
terkedilmiş,
Yıkıntı halindeki köyümüzü cennete çevirmeye bekliyoruz.
Ekoköyün kurulmasında İmece Evi hem köy katılımcılarına hemde oluşuma
destek vermek isteyen gönüllülere barınma ve beslenme desteği veriyor.

Kuzine başından,Güneş Enerjisi  ile çalışan bilgisayarımızdan hepinize
kucak dolusu,sımsıcak sevgi ve selamlarımızı yolluyoruz.
Çoğalmak,dayanışmak ve kişisel değişimlerimizi gerçekleştirebilmek
dileği ile esen kalın ))

Dutlar Ekoköyü sakinleri ve
İmece Evi, Doğal Yaşam ve Ekolojik Çözümler Çiftliği.
www.imeceevi.org
imeceevi@gmail.com
0543-6775809

Ölümsüz Öyküler Kulübü

Per, 01/12/2012 - 23:18
Ocak 12th, 2012 Ekleyen: Sibel

Bugün bahtıma hep eski şeyler çıkıyor-benim web site saatlerdir açılmıyor, ben de birikmiş işleri yapmaya çalışıyorum- O zamanlar basında çok yer alırdık, Gazeteler dergiler televizyonlarda, Ölümsüz Öyküler yayımevi sebebiyle. Türkiye’de böyle çılgınca girişimler pek sık olmuyo ne de olsa

2001-2004 yılları arasında binlerce ham öykü, roman denemesi okudum, hem de bilgisayardan (rakam abartılı değil),değerlendirdim, yarışmalar düzenledik, kitaplarını öykülerini bastık, fantastik ve bilimkurguyu diğer yayımevlerinin gözüne sokana kadar uğraştık. o kadar çok gençle hatta çocukla irtibat kurduk ki elimde bikaç foto kalmasa hatırlamam zor. Güzel anılar, gülümseten, iyi ki yapmışım dedirten.

Hürriyet arşivi 2003′ten bi geniş röpörtajda:

Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nü, sadece bir internet sitesi olmaktan çıkarıp, yayınevine dönüştüren süreç, Sibel Atasoy’un gönderdiği mail ile başladı. ‘‘İnternette gezerken siteyi buldum. Fantastik resimlerin, labirentlerin olduğu karmaraşık bir siteydi. Bana çok uygundu, çünkü ben düzeni sevmiyorum. Ne güzel bir yer, diye düşündüm. Mesaj atıp kutladım. Baktım cevap geldi. Sonra, geçen mayısta bir kafede Orkun’la buluştuk. Kafeden kalkarken yayınevini kurmaya karar vermiştik. O hafta düşüncemizi gerçekleştirdik. Orkun’un ve benim kitabım hazırdı. Ertesi ay ikimizin de kitabı çıkmıştı.’’

demişim. Gerçekten samimi, biraz toyca belki ama yüreklice

http://sibelatasoy.com/?p=6767

Kitaplarımdan kimler istiyor?

Pzr, 01/08/2012 - 00:08

Son zamanlarda gerek web sayfamdan ve mail adresime gerekse sözlü olarak kitaplarımı bulamadıkları için şikayetler geliyor ve her geçen gün artıyor (hatta geçenlerde bunu konu etmiştik galiba).

Bugün Tuva’da arkadaşlar (Özellikle Aydın bey) bi öneride bulundu; Bendeki kitaplardan isteyenlere fotokopi kitap yaptıralım dendi. Hem görünüş olarak normal kitaptan farklı olmuyor hem de fiyat olarak pahalı gelmiyormuş. Şöyle genel bir sonuca bağlandı; aranızda hangi kitabımdan edinmek isteyenleriniz varsa ya bana ya da Tuva’dan Berrin Hanıma bildirecek ve onlar da kitapları yaptıracaklar. İşte böyle (iyi ki bende birer tane kalmış yani)-elçiye zeval olmaz.

Not: Artık Altın Kitaplar yayımevi de kendini yayımevinden saymayya devam edecek mi bilmiyorum. Senelerdir susuyorum ama galiba sabrımın sınırına geldim. Eğer sahiplerinden ve yöneticisi olan Batu Beyi şahsen sevip takdir etmesem daha da söyleyecek çok şeyim olur. Büyük yayımevi olmak büyük de sorumluluk gerektirir. Dağıtıcı geçinen firmaları ağzıma dahi almak istemiyorum.

Senelerdir bulunamayan kitaplarımın sorumlusu benmişim gibi cevap vermek zorunda bırakılmam beni kızdırıyor.

Fotokopi kitap isteyenler mail adresime yazsın lütfen. Bu işi tek tek yapamayız, en azından birleştirip bir kerede soruna çözüm bulmaya çalışalım.

Ayrıca e-kitap konusunda beni bilgilendirmek isteyenlere de şimdiden minnetar kalırım. Ve tabi kitaplarımı yeniden basmak isteyen yayımevlerine de kapım açık.

Böylece bu konuyu bi açıklığa kavuşturduğumuzu umuyorum.

sevgi ve selamlarımla

Sibel Atasoy

http://sibelatasoy.com/?p=6647

Yaşayan’ın Anıları

Sal, 01/03/2012 - 14:51

Oyy güneş canımsın güneşşş… Yeni yıl bugün başladı aslında. En azından benim için. 13 günlük olduğuma inanabiliyor musunuz? Memnunum, huzurluyum, şahaser bi sessizlik içindeyim, sevme halinin bilinçsizliğiyim (yaşayan) 02.01.2012

**

Yeni yılın ilk ablişini buldum. Çok tatlı beş-altı yaşlarında bi kız. Benimle oynamak istedi, ama benim uykum vardı. Çok ısrar etti, baskı yaptı ben de bi ağladım bi yaygara kopardım, şaştı kaldı. Önce kızdı ve beni sevmediğini söyledi. Ama sonra hemen unuttu. Ben zaten unutmuştum sabah olduğunda, güzel güzel anlaşıp, koklaştık. Bana çok şeyler öğreteceğini söyleyip attaaaa gitti.

**

Yumuşacığım diye beni başınızın altına, sırtınızın arkasına ya da yorulan bacaklarınızın altına koyduğunuz kaz tüyü yastık sanmayasınız. Siz koyana kadar ses çıkarmam çünkü ne olduğunu bilmiyorum ama baskıyı hissettiğim an ne yapacağımı bilemem. Öyle bi tepki veririm ki şaşıp kalabilirsiniz! Uyarmadı demeyin canım büyüklerim.

**

Yedi yıldır bilinmeyen annemin karnındaydım. Çok güzeldi, hülyalı bi uyuşukluktu. Annem biraz kuralcı ve baskıcıydı (ama sadece birazcık öyleydi), bu sebeple şişmeler ve tansiyon ayarsızlıkları çektik. Annem başkalarını çok seviyordu, onları çok mühimsiyordu. Kendini KENDİ DIŞINDAKİ HERŞEYE adamıştı. Belki bu sebeple sayısızca çok babası olan bi bebiş oldum sanırım.

**

Her şey, yeni her şey şahane. Ama az önce güneşle arama bi perde girdi, hemen üşüdüm. Onu kaldırsınlar diye bi ağladım, bi yaygara kopardım. Hemen bi yaşlı adam geldi perdeyi çekti. Hem de “bu benim kapsama alanımın dışında bi şey” diye söylendi. Ona teşekkür edip en sevimli gülücüklerimi gösterdim. Beni çok sevdiğini hissettim, zaten hemen bana bi içecek getirdi.
Çevremde bi sürü değişik dilden konuşan var, hepsini duyuyorum, anlamasam da dinlemek hoşuma gidiyor. Hele bi tanesi en yüksek sesle bağırıyo ve hep “gak gak gak gak gak gak gak” diyor.

**

Daha küçükken (dört gün önce), beni dört kez uykumdan uyandırdığı için bi abiye çok kızdım ve “kafanı kullan biraaaaaz” anlamına gelecek şekilde yaygara yapmıştım. İşte o abi şimdi yine geldi. Onu hatırlayıp acaba bana gücenmiş midir diye utangaç bi şekilde gülümsedim. O  hemen şöyle dedi: “yanlış adrese gelmişim hata bendeymiş”, sonra elindeki bardağı uzattı bunu hemen içmeliymişim çünkü taze sıkıp karıştırmış. Bunların ismi nar ve portakaldır dedi. Beni sevdiğini hissettim.

**

Daha bıngıldağım açıkken ve daha bi süre açıkken, merak ettiğiniz her şeyi sorun bana. “Ben” oluncaya kadar, ne öğrenseniz kardır! Sorun yaradana, döksün Yaşayan’ın ağzından dünya’ya… Sizi çok seviyomuş, böyle hissettim.

**

Hayalimdeki erkek (şu an için), üçlü bi karışımdan oluşuyor:
1. Patrick Jane (Mentalist dizisi)
2. Leonard (The Big Bang Theory dizisi)
3. Joe DuBois (Medium Dizisi)
Onları ilk gördüğüm an aşık olldum (Leonard’ı bi iki görüşten sonra), ancak uzunca süre izledikten sonra hayran oldum. Acaba neden hayran olmuşumdur tahmin yürütmek isteyen var mı?

(Annişlerimden biri ben doğmadan bu dizileri izlerdi, bu sebeple ben de onunla izlemek zorunda kaldım!)

Ben büyüyünceye kadar bunlar bi adamda birleşir mi dersiniz? Ya da şu an varsa da büyümemi bekler mi? Ufffff… O zamana kadar benim hayranlıklarım da değişecektir… Ümitsizliğe kapıldım şimdi!

Biraz ağlasam faydası olur mu acaba? Yoksa yine acıktım ya da altımı ıslattım mı sanılır?

TE: Aglamana gerek yok, ucunu de sana alır getiririz )

Yaşayan: Gurup kurmak istemiyorum! Hem bunlar birer kurgu karakteri, onları nasıl bulup getireceksin ki! (( Buralarda daha bunlardan birini bilen seyretmiş biri yoktur Varsa söylesin

NOD: Patrick bi tane:)) zeki, yumusak, komik, damari tuttunca gicik:)) arayan bulur hem, izlediklerini unutmayacaksin:))

Yaşayan: en sevdiğim annişlerimdensin sen ama bak bişey diyeyim mi? Karnında yedi yıl geçirdiğim bilinmeyen annemin beğenilerini taklit ettiğim için (hayran olduğum adam diye) şu an karnım şişti! Bu kadar hassasım yani ((

NOD: Dur sirtini ovalim ciksin gazin, acilsin ifaden, seviyorum ben de seni )

yaşayan: Sağol çok tatlısın sen, şimdiden iyi geldi. Hem zaten -o kişiyle- buluşamayacağız endişesi neden olmuş bu şişmeye. Kendisine sordum, söyledi. Endişeyi geride bıraktım, zaten uyku vaktim de geliyor, sizi çok seviyorum.

En sevdiğimi neden ikinci sıraya yazdığımı düşünmekteyim şu an Leonard!

GC: Psikolojik bir soruydu sanırım..Şöyleki; en sevdiğin hayvaları sırala diye sorulur..1.seçtiğin hayvan ve özellikleri seni..2.hayvan ve özellikleri karşı cinste aradığını 3.ise dostlukta aradığını tanımlardı…

Yaşayan: Aaaa… Çok teşekkür ederim.Bunu unutmuşum (önceki hayatlarımdan bildiklerimi hatırlama rebornu yaşıyorum sanırım), bu harika oldu süper süperrr süperrrr… çok rahatladım, sevgili annişcim sana minnetarım.

**

Bi dalıverdim, hemen rüya görmüşüm. Biri bana şöyle diyo:

Doğmamış: İstanbula gelince nasipse gelip seninle görüşecem kedi neyimde kesiyormusunuz abla?

Ben: Kedi?

Doğmamış: Kanini filan içmek icin

Ben: en iyisi ben seni keseyim de bi daa böyle zırvalama

Doğmamış: Sen bilirsin citoz hani düşünce özgürlügü vardi ne oldu

Ben: şimdilik benimki de düşünce zırzop

Doğmamış: Çocugunda varmis Allah bagislasin

Tam burda uyandım, bu bi tehdit miydi anlayamadım (İlerde benim de bi çocuğum olabilir mi?), biraz süt içmeye ihtiyacım var.

Sütümü içtin, sakinleştim.

Rüyamdaki şey abla dediği için (ve ben daha 13 günlük olduum için) onun doğmamış olduğuna hükmettimdi, acaba öyle mi emin değilim sadece hissedebiliyorum.

İyi geceler. Sizlerle olmak harika, çok çok heyecanlı ama annişim beni yatırıyo Uyursam çabuk büyürmüşüm

Başı ve sonu için tıklayınız

Mavisakal – Çözümleme 7

Cum, 12/30/2011 - 12:26

KADINLARIN DÜŞLERİNDEKİ KARANLIK ADAM

Psişenin doğal yok edicisi sadece masallarda değil, düşlerde de bulunur. Kadınlar arasında, neredeyse erginleyici bir düş vardır. Bu düş o kadar sık görülür ki, bir kadının böyle bir düş görmeden yirmi beşine erişmesi nadirdir. Düş genellikle, kadınların debelenerek, sarsılarak ve kaygılı bir şekilde uyanmasına neden olur.

Düşün kurgusu şöyledir: Düş gören, çoğunlukla kendi evinde ve yalnızdır. Dışarıdaki karanlıkta bir ya da birden fazla sinsi tip dolaşmaktadır. Korkuya kapılan kadın yardım çağırmak için acil telefon numarasını çevirir. Birden anlar ki, o sinsi adam evin içinde onunla birliktedir, yakınındadır. Belki onun nefesini bile duyabilir. Hatta adam ona dokunmaktadır. Ve acil numarayı arayamaz. Düş gören hemen uyanır, nefes nefesedir, kalbi çılgın bir davul gibi vurmaktadır.

Karanlık adamlarla ilgili böyle bir düş görmenin güçlü bir fiziksel yönü vardır. Çoğu zaman düşe terlemeler, çırpınmalar, boğuk boğuk solumalar, kalp çarpıntısı, bazen ağlamalar ve korkulu iniltiler eşlik eder. Düş-yaratıcısının, düş görene gizli mesajlar göndermekten vazgeçtiğini, artık düş görenin nörolojik ve otonomik sinir sistemini sarsan imgeler gönderip ona meselenin aciliyetini bildirdiğini söyleyebiliriz.

Bu “karanlık adam” düşündeki düşmanlar, kadınların kendi sözcükleriyle, genellikle “ teröristler, tecavüzcüler, eşkıyalar, toplama kamplarındaki Naziler, yağmacılar, katiller, caniler, serseriler, kötü adamlar, hırsızlar”dır. Düş göreni çevreleyen hayat şartlarına ve içsel dramlara bağlı olarak, böyle bir düş birkaç düzeyde yorumlanabilir.

Örneğin, böyle bir düş çoğu zaman kadının bilincinin, çok genç bir kadında olduğu gibi, doğuştan gelen psişik yok edicinin farkına ancak yakın bir zamanda varmaya başladığının güvenilir bir göstergesidir. Başka örneklerde düş bir habercidir; düş gören kadın, psişenin unutulmuş ve tutsak edici bir işlevini yeni keşfetmiştir ya da keşfetmek üzeredir ve özgürleşmeye başlamıştır. Yine başka şartlar altında bu düş, düş görenin kişisel hayatının dışında kalan kültürdeki giderek tahammül edemediği bir hale bürünen, kaçmasının ya da savaşmasının gerekeceği bir duruma ilişkindir.

Önce, düş görenin kişisel ve içsel hayatı açısından bu motifteki öznel fikirleri anlayalım. Karanlık adam düşü, bir kadına nasıl bir belayla karşı karşıya olduğunu anlatır. Anlatılmak istenen, düşteki haydutla kişileştirilen kendisine yönelik acımasız bir tutumdur. Eğer kadın, Mavisakal’ın karısı gibi, bu konuya ilişkin “anahtar” soruyu bilinçli olarak bir yerinden yakalayabilir ve dürüstlükle yanıtlayabilirse, özgürleşebilir. O zaman psişenin saldırganları, hırsızları ve yok edicilerinin onun üstündeki baskıları azalır. Bunlar, bilinçdışının uzak bir katmanına çekilir. Kadın bunlarla, orada panik halinde değil, bilinçli bir şekilde mücadele edebilir.

Kadınların düşlerindeki karanlık adam, bir erginlenme – belli bir bilme ve davranış düzeyinden daha oldun veya daha enerjik başka bir bilme düzeyine doğru psişik bir değişim – beklendiğinde ortaya çıkar. Bu düş şimdiye kadar erginlenmemiş olanlar kadar, bu türden birkaç geçiş töreni yaşamış olanların başına da gelir, çünkü erginlenme hiç bitmez. Bir kadın ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, aradan ne kadar yıl geçerse geçsin, önünde onu bekleyen daha pek çok yaş, aşama ve “ilk kezler” vardır. Erginlenme tam olarak budur işte: İnsanı, yeni bir bilme ve oluş tarzına geçmeye hazırlayan bir kanal yaratır.

Düşler, bilinçteki bir sonraki adım için, bireyleşme sürecindeki “bir sonraki gün” için portale’lerdir: yani girişler, hazırlıklar ve uygulamalardır. Bu yüzden, psişik koşulları çok sakin ya da rahat olduğunda dahi, kadın, yok ediciyle ilgili bir düş görebilir. Bu düşün enerjik bir çalışmanın yapılabilmesi için psişeden bir fırtına doğurmak amacıyla ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Ama böyle bir düş, kadının hayatının değişmesi gerektiğini, düş gören kadının zor bir seçim konusunda sıkıntıya düşmüş olduğunu, sonraki adımı atmaya, sonraki mesafeyi katetmeye gönülsüz olduğunu, kendi gücünü yok ediciden zorla söküp almaktan çekindiğini, var gücüyle tam kapasite olmaya/hareket etmeye/gayret göstermeye alışkın olmadığını da gösterir.

Ayrıca, karanlık adam düşleri aynı zamanda kalk borularıdır: “ Dikkat et! Dış dünyada, kişisel hayatta ya da dışarıdaki ortak kültürde bir şey kökten yanlış gitmektedir,” demektedirler. Klasik psikoloji kuramı, mutlak bir inkarla, psişeyi insanların üstünde yaşadıkları toprakla ilişkisinden, rahatsızlık ve huzursuzluğun kültürel kökenlerine dair bilgiden ayırma, dahası, psişeyi insanların içsel ve dışsal hayatlarını biçimlendiren politikalardan koparma eğilimindedir – sanki bu dış dünya, tıpkı içerideki şamata kadar gerçekdışı, o kadar simge yüklü, kişinin ruh dünyasını o kadar etkileyen ve düzenleyen bir şey değilmiş gibi. İçinde yaşanılan ülke, kültür ve politika, bireyin psişik manzarasına en az öznel ortamı kadar katkıda bulunur ve bu öznel ortamdan olduğu kadar, bu açılardan da bakmak önemlidir.

Demek ki, kadınlar doğal yok ediciye dair düş gördüklerinde, bu her zaman ya da yalnızca içsel hayat üzerine bir mesaj değildir. Bazen de içinde yaşanılan kültürün tehdit edici yönlerine ilişkin bir mesajdır. Bu, işyerindeki, aile içindeki, mahallelerindeki kadar küçük, ama acımasız bir kültür olabileceği gibi, kendi dinsel ya da ulusal kültürleri kadar geniş ve yaygın da olabilir. Her grubun ve kültürün kendi doğal psişik yok edicisine sahip olduğunu görebilirsiniz. Hem tarihten de bildiğimiz gibi, kültürlerde öyle çağlar vardır ki, tersine inanan insanların sayısı çoğalana kadar, yok edici mutlak egemenle özdeşleşmiş ve buna izin verilmiştir.

Kadınların düşlerinde, çoğu zaman isteğimiz dışında hayatlarımıza giren bir erkek biçimini alan bu davetsiz konuğun, neden özellikle içgüdüsel psişeye ve onun vahşi bilme güçlerine saldırmaya çalıştığını kimse kesin olarak söyleyemez. Bunun, eşyanın doğası olduğunu söyleriz. Yine de, bir kadını kuşatan kültür, derin içgüdüsel ve ruhsal doğaya karşı yıkıcı tutumları desteklediği, beslediği ve koruduğunda bu yıkıcı sürecinde şiddetlendiğini görürüz. Böylece – yok edicinin arzuyla kabullendiği – bu yıkıcı kültürel değerler, tüm üyelerinin ortak psişesinde giderek güçlenir. Bir toplum, insanlarını derin içgüdüsel hayata güvenmemeye, ondan kaçınmaya teşvik ettiğinde, her bireysel psişedeki özyıkıma yönelik unsurlar güçlenir ve ivme kazanır.

Ancak, herhangi bir kadında Vahşi Kadın’ın yaşamayı sürdürmesi ve kuvvet bulması, hatta hafifçe parıldaması halinde, baskıcı bir kültürde bile “anahtar” sorular sorulacaktır – sadece kendimize içgörü kazandırmak için yararlı bulduklarımız değil, kültürümüz ile ilgili sorular da. “Dış dünyada gördüğümüz bu yasakların arkasında ne yatıyor? Burada, bireyin, kültürün, yeryüzünün, insan doğasının hangi güzelliği ya da yararı öldürülmüş veya ölmek üzere?” Bu konular araştırıldıkça kadın da kendi yetilerine göre hareket edebilir. İnsanın dünyayı ellerine alması ve ona ruh-dolu, ruhu güçlendiren bir tarzda davranması vahşi tinin güçlü bir eylemidir.

Kadınların karanlık adam düşleri görmelerinin çok muhtemel olduğu kendine özgü bir başka durumdaysa her ne kadar kenarda pek yakıt kalmamış olsa da, içsel yaratıcı ateş tütmekte ve kendi kendine yığılmakta ya da beyaz küller her gün giderek derinleşirken aş kazanı hala boş durmaktadır. Bu sendromlar, sanatımızda deneyim kazandığımız zamanlarda görülebileceği gibi, yeteneklerimizi ilk kez dışarıda ciddi olarak uygulamaya başladığımızda da görülebilir. Psişe yok edici tarafından işgal edildiğinde ortaya çıkarlar ve bunun bir sonucu olarak biz de değer verdiğimiz her şeyi gerçekleştirmek amacıyla öylece oturup kalmak ya da oraya yolculuk etmek dışında kalan her şeyi yapmak için bin türlü neden buluruz.

Bu gibi anlarda yüreğimizi hoplatan korkular karanlık adam düşüne eşlik etse de, bu uğursuz bir düş değildir. Kişinin kendi psişesi içinde meydana gelen ve onun ateşini çalmakta olan, gücüne tecavüz eden, yaratmak için ayırdığı mekanı, zamanı, araziyi elinden alan yıkıcı bir harekete karşı yerinde ve zamanında uyanma ihtiyacı gösteren çok olumlu bir düştür.

Genellikle yaratıcı hayvanın yavaşlayarak durmasının nedeni, psişedeki bir şeyin bize değer vermemesi ve bu şeyi başımızdan atıp özgürlüğe koşmak yerine, onun ayaklarına kapanmamızdır. Çoğunlukla durumu düzeltmek için gereken şey, kendimizi, düşüncelerimizi, sanatımızı, daha önce olduğundan çok daha fazla ciddiye almamızdır.

Karanlık adam düşü, korku veren bir düştür ve korkulu düşler, yaratıcılık için çoğu zaman en iyi olanlardır; sanatçılara, eğer yetenekli harabelere dönecek kadar pişirilmelerine izin verirlerse, başlarına ne geleceğini gösterir. Bu karanlık adam düşü kadınları öylesine korkutur ki, onları yeniden yaratmaya yönlendirir. En azından kendi düşlerindeki karanlık adamı açıklayabilecekleri çalışmalar yaratabilir.

Çok dünyevi bir düzeyde, bir kadının, hayatını elinden geldiğince olumsuzluklardan temizlemesi için karanlık adam ve Mavisakal türü düşlere sahip olması önemlidir. Kimi zaman bazı ilişkileri sınırlamak ya da azaltmak gereklidir, çünkü bir kadının dış dünyası derin hayatına ters düşen ya da ona karşı özensiz davranan kişilerce çevriliyse, içsel yok edicisi bundan beslenmekle kalmaz, psişesi içinde yeni ve fazladan kasların yanı sıra, ona yönelik daha yoğun bir saldırganlık da geliştirir.

Ve böylece, kadınların yok ediciden gelen tehditler karşısında tamamen özgün, yaratıcı, anlamlı ve vahşi olan doğalarını öldürmeleri, sık görülen bir durumdur. Kadınların Mavisakal’ın mahzeninde iskelet ve kadavra olarak yatmalarının nedeni budur. Tuzaktan haberdar olduklarında iş işten geçmiştir. Bu zor durumdan, bu işkenceden çıkış yolu, ancak bilinçlenmeyle mümkündür. Karanlık adamdan uzaklaşmanın yolu budur. Ve kadınlar bu bilince sahip olmak ve onu ellerinde tutmak için dişleri ve tırnaklarıyla savaşmak hakkına sahiptirler.

Mavisakal öyküsü, kadınlar için özellikle mücadele konusu olan dört gölge introjektin ( içsel tasarımın ) dönüşümü üzerinedir: Bu kadınların imgelem bütünlüğü yoktur, derin içgörüleri yoktur, özgün sesleri yoktur, kararlı eylemleri yoktur. Yok ediciyi kovacaksak, içeride olanları görmek için kilidi açmalı, kendimizin ya da başka meselelerin içine bakmak için kapağı kaldırmalıyız. Gördüklerimize dayanmak için yeteneklerimizi kullanmalıyız. Berrak bir sesle doğrumuzu söylemeliyiz. Ve gördüklerimiz hangi gereksinimleri doğuruyorsa, onları yerine getirmek için aklımızı kullanmalıyız.

İçgüdüsel doğası güçlü olduğu zaman, bir kadın içsel yok ediciyi, kokusundan, görünüşünden, sesinden yola çıkarak sezgisel olarak tanır, varlığını sezer, yaklaştığını duyar ve ondan uzaklaşmak için tedbir alır. İçgüdüleri zedelenmiş kadın ise, daha geldğini bile anlamadan yok ediciyi tepesinde bulur, çünkü işitmesi, kavrayışı ve anlayışı zayıflamıştır. Bunun nedeni esas olarak onu nazik ve terbiyeli olmaya, öncelikle de yaşadığı istismarı fark etmemeye teşvik eden içsel tasarımlardır.

Hem safdil kadın, hem de içgüdüleri zedelenmiş kadın için tedavi aynıdır: Sezgilerinizi, içsel sesinizi dinleme alıştırması yapın; sorular sorun; merak edin; gördüklerinize bakın; duyduklarınıza kulak verin; sonra da bildiğiniz şeye göre davranın. Bu içgüdüsel güçler ruhunuza doğuştan kazınmıştır. Yılların külü ve artığıyla örtülmüş olsalar bile, dünyanın sonu değildir, çünkü yıkanıp temizlenmeleri mümkündür.

Karanlık adam düşleri gördüğümüzde, her zaman dengeyi sağlayan ve bize yardım etmek için bekleyen karşıt ve dolayısıyla da dengeleyici bir güç olduğunuz unutmamamız çok önemlidir. Yok ediciyi dengelemek için vahşi enerjiyi harekete geçirdiğimizde, hemen ortaya çıkıveren kimdir, tahmin edin? Yok edicinin ördüğü çitler, duvarlar, engeller ne olursa olsun, Vahşi Kadın onların üstünden başını uzatır. O ve yok edici çok çok uzun bir zamandan beri birbirlerini tanırlar. Vahşi Kadın onu düşler; öyküler, masallar ve bütün hayatları boyunca onu takip eder. Yok edici neredeyse, o da oradadır, çünkü Vahşi Kadın, onun yok edişlerini dengeleyendir.

Vahşi Kadın, kadınlara ruhsal hayatlarını koruma konusunda ne zaman “nazik” olmamaları gerektiğini öğretir. Böyle durumlarda “şirin” olmanın sadece yok ediciyi gülümsettiğini Vahşi Doğa iyi bilir. Ruhsal hayat tehdit altında olduğunda bir sınır çizip onu korumak sadece kabul edilebilir değil, gereklidir de, Bir kadın bunu yaptığında, hayatına uzun süre müdahale edilemez, çünkü neyin yanlış olduğunu hemen anlar ve yok ediciyi tekrar ait olduğu yere gönderir. Artık safdil değildir. Artık bir nişan ya da hedef de değildir. Anahtarın – üzerinde işleme olan o küçük anahtarın – kanamasının en nihayetinde durmasını sağlayan ilaç da budur.

SON

Neleri seyrediyorum? Yeni gerçeklikler

Cum, 12/30/2011 - 11:37

Tabi çevremdeki her bi şeyi (kendim dahil) seyretmeye çalışıyorum. Fakat burda mevzubahis ettiğim televizyon kutusundakilerdi

The Big Bang Theory’nin eski bölümleri hafta içi her gün comedymax’de, bilginiz olsun Yenileri de CnbcE’de pazartesileri. Bu arada Fringe ve The Mentalist’in yeni sezon bölümleri de başladı. Neyse yani, az buçuk seyredecek bişeyler çıktı sayılır Demages’i de saymadan olmaz. Glen Close acaip bi kadın! Yenidizilerden;Person of interest, Unforgettable… Henüz isimlerini ezberleyemediğim daha bi sürü doğaüstü kaymaklı yeni gerçeklikler.

**

Işığı sürekli görse de gözümüz, o aslında kesiklidir. iki foton kesiği arasında göremediğimiz kimbilir neler oluyor?

**

Günaydınn frekanslarrr, harika yeni bi gün doğdu doğacak
Yabancı senaristler, mevcut fizik kurallarını kolayca yıktılar, hem de ağız birliği etmişçesine, gayet eminmişlercesine yıktılar ve yeni fizik kuralları yerleştiriyorlar dünyaya. Bu güzel. Fakat etik kuralları geçemiyorlar bi türlü, hümanizm, iyicillik filan gibi değerlerle yeni fizik kuralları arasına sıkışıp kaldırlar! Bu sebeple yeni ama yine dualitik bi gerçeklik tasarlamaya başladılar! Bir insanın içindeki aydınlık ve karanlığı kucaklamaya hazır değil gibiler. Onlar insanları iyiler ve kötüler olarak ayırıyorlar ki bu şimdi ki gerçeklikten farksız. Aradaki tek fark bu insanlar tıpkı eski nefilimler ya da gözcülerr gibi doğaüstü denebilecek güçlere sahip. Onların dünyası ile sıradan insanların dünyası kesin çizgilerle ayrılıyor. Bu yeni insan tiplemelerinin tek farkı bişey yapmak istediklerinde araca  (silah, ya da çiçek vs)ihtiyaç duymuyorlar, Ol deyince her şey oluveriyor. Tuhaf bi gerçekliğe doğru iteleniyoruz.

İpucu, nerdeyse tüm dizimax ve cnbce dizilerinde mevcut. Merak ediyosanız önce biraz takip etmelisiniz. İzleyenler (muhtemelen gençler) ne demek istediğimi anlayacaklardır. Gerçeklikleri her zaman kurgu’cular oluşturur. Fizikte de böyledir bu, önce kuram sonra deney gelir. Bunlar uzunca süre flört ederler sonuçta evlenir ve nurtopu gibi bi çocukları olur, isimleri değişse de soyadları aynıdır:Kanun ))

Eskiden (30 sene filan önce) bu tür filmlere ve romanlara bilimkurgu denirdi ve kimse bunları bi gerçekliğin habercisi gibi izlemezdi. Sadece bilim adamları bilirdi bunların yeni gerçekliğin habercileri olduğunu. Artık şimdi öyle bir sınıflama dahi yapılmıyor, bilmem dikkatinizi çekti mi bu ayrıntı? (bu bir ayrıntı değil devasa bi yaptırım aslında)

Peki yeni sorum şu: “sizler yeni dünyada böylesine keskin bi dualite istiyor musunuz?” (senaristlerin kurguladığı gibi) ve ikinci sorum şu: Onları böylesine basit bi gerçeği görmezden gelmeye iten sebepler nelerdir? (Çünkü bu insanlar çok zekiler)

Anja su: insanın kendine memnun hale gelmesi sancıları içindeyiz….tasavvufta son mertebe vardır…iyiliği bırakmak…iyiliği bırakmak aslında gerçekten egoyu bırakmaktır… etik olarak en zor şey de iyiliği bırakmaktır…o kimliği bırakmak anlamını da taşır ki ölmekdir. ölmeden ölmek…ve kendine aşık olmak…ki kendine aşık olan ancak sevmeyi bilebilir…yeni etik bunu istiyor… cevap veriyorum yeni dünyada böylesi bi dualite olamaz durumun kendisi gereği….böylesi bütünlük ve yaratım halinde zıtlık doğal<olarak olamaz…onları görmez hale getiren ne olabilir??? birincisi kendi mutlulukları ve anlayışları içinde olmaları ve zamansal hiyerarşiyi farkında oluşları….ikincisi…..pardon ..ikincisi olamaz çünkü bu anlayışa ulaşmadan bilinçli yaratım olamaz:)) Peki Dualitenin etkisinde kalmadığımız bir oyun nasıl olur????

sa: Bu 65000 pesoluk bi soru! ben bu kadar kazık sormuyordum.

Önce 2005 yılında yazdığım şu kurguyu okuyalım: http://sibelatasoy.com/?p=74 belki bu kazık soruya olası bi cevap doğabilir içimize (garantisi yok)

Anja Su: uff ya niye daha önce okumamımışım…ne kadar muhteşem ne diyimmm bilemedim..maharajın 2011 versiyonu ….kontrat bittiii….ellerine sağlık sibelcim…emeklerine sağlık ..

sa: Epeydir okumamıştım, şimdi ben de okudum ve çok derin bir hüzne kapıldım. Tahmin edebileceğiniz gibi bu bir kurgu değildi, gerçekten olmuştu. Sabah olduğunda Nursel aklında kalanları aceleyle yazdı ve bütün bunlara şahit olan adama okuttu. O da aynıyla vaki olduğunu onayladıktan sonra, bunu bi öykü(!) olarak yayımladı.

http://sibelatasoy.com/?p=5884

Mavisakal Çözümleme 6 – Günah Yiyiciler

Çrş, 12/28/2011 - 11:43

GÜNAH YİYİCİLER

Mavisakal, parçalanma ve yeniden birleşme üzerine baştan sona “etkileyici” bir öyküdür. Öykünün son sahnesinde Mavisakal’ın cesedi leş yiyicilerin – akbabalar, şahinler, karabataklar – alıp götürmesi için bırakılır. Burada çok garip ve mistik bir son görüyoruz. Antikçağlarda günah-yiyici denen ruhlar vardı. Bunlar; hayalet, kuş, hayvan, bazen de insan olarak kişileştirilir, insanların zor bir hayatın tortusundan ya da iyi yaşanmamış bir hayattan temizlenip kurtulabilmesi için, biraz günah keçisine benzer şekilde, günahları, yani toplumun psişik atıklarını üstlenirlerdi.

Ölü bulucusunun, ölülerin kemikleri üstüne şarkı söyleyerek onları hayata geri getirenin vahşi doğanın nasıl bir örneği olduğunu görmüştük. Bu Hayat/Ölüm/Hayat doğası, kadınların içgüdüsel doğasının temel bir özelliğidir. Aynı şekilde, İskandinav mitolojisinde günah-yiyiciler aynı zamanda leş yiyicilerdir; ölüleri yutar, karınlarında muhafaza eder ve cehenneme taşırlar. Cehennem bir yer değil, kişidir; hayatın ve ölümün tanrıçasıdır. Ölülere geçmişe doğru nasıl yaşanacağını gösterir. Ölüler yeniden doğup hayata tekrar salınmaya hazır olana kadar giderek gençleşirler.

Günahların ve günahkarların bu şekilde yenmesi, ardında karında muhafaza edilip bir kez daha hayata salınması, psişenin en temel boyutlarına yönelik bir bireyleşme sürecini oluşturur. Bu anlamda, enerjinin, psişenin yok edici unsurlarından bunların öldürülmesi, deyim yerindeyse, güçlerinin boşaltılması yoluyla çekilmesi doğru ve uygundur. Bu dönüşüm sonunda ve ümit edilir ki, daha az kavgacı bir durumda yeniden ortaya çıkarak merhametli Hayat/Ölüm/Hayat Anası’na geri dönebilirler.

Bu masalı inceleyen birçok düşünür, Mavisakal’ın iflah olmaz, günahlarından arındırılmayan bir gücü temsil ettiği kanısındadır. Ama ben, psişenin bu boyutunda başka bir zemin bulunduğunu seziyorum – elbette, kitlesel katliam yapan biri Bay Mülayim’e dönüşmese de, bir tımarhaneye konulması gereken biri haline gelir; ağaçların, gökyüzünün, uygun bir beslenmenin, belki dinlendirici bir müziğin olduğu bir yere; psişenin eziyet ve hakaret göreceği bir arka koğuşuna sürgün edilmez.

Öte yandan, aşikar ve iflah olmaz kötülük gibi bir şeyin olmadığını anlatmak istediğim sanılmasın, çünkü vardır. Eskiden beri varlığını sürdüren mistik bir anlayışa göre, insanlığın gösterdiği her bireyleşme gayreti, tüm insanların ortak bilinçdışındaki, yani yok edicinin oturduğu yerdeki karanlığı da değiştirir. Jung bir keresinde, insanlar bilinçlendikçe, Tanrı’nın da daha bilinçli hale geldiğini söylemişti. İnsanların, kendi kişisel iblislerini gün ışığına çıkmaya zorladıklarında, Tanrı’nın karanlık yanına da ışık tuttuklarını düşünüyordu.

Tüm bunların nasıl işlediğini bilmek iddiasında değilim, ama arketipsel kalıpları izlersek şöyle bir şey ortaya çıkıp çalışmaya başlar: Psişenin yok edicisine sövmek ya da ondan kaçarak uzaklaşmak yerine, onu parçalarız. Bunu ruhsal hayatımızla ve özel olarak da kendimize verdiğimiz değerle ilgili ihtilaflı düşüncelere izin vermeyerek yaparız. Haset ve kötülük dolu düşünceler herhangi bir zarar verecek büyüklüğe erişmeden önce, onları yakalar ve zararsız hale getiririz.

Yok edicinin küçültücü eleştirilerinin karşısına kendi besleyici gerçeklerimizi koyarak onu silahsızlandırırız. Yok edici, “Hiçbir zaman başladığın bir şeyi bitirmiyorsun,” der. Siz de, “Pek çok şeyi bitiriyorum,” dersiniz. Doğal yok edicinin saldırılarını, onun söylediklerinde gerçek olan şeyleri ciddiye alıp üzerinde çalışarak ve geri kalanı ise ıskartaya çıkarark zararsız hale getiririz.

Yok ediciyi sezgilerimizi ve içgüdülerimizi koruyarak ve onun ayartmalarına direnerek zararsız hale getiririz. Düşkırıklığına uğradığımız, eziyetler karşısında güçsüz kaldığımız, dondurucu soğuk ve ayak sesleriyle dolu bir fantezi yaşadığımız zamanları hatırlayıp hayatımızda şimdiye kadar meydana gelen tüm kayıplarımızı sıralasaydık, bunların, psişemizdeki incinebilir yerler olduğunu anlardık. Yok edici, tek amacının sizi mahzene sürükleyip kendisine kan nakli yaparcasına enerjinizi emmek olduğunu gizlemek için, bu arzu dolu ve ayrıcalıksız kısımları cezbeder.

Mavisakal öyküsünün sonunda, kemik ve kıkırdakları yırtıcı kuşlara bırakılır. Bu, yok edicinin dönüşümüne dair bize güçlü bir içgörü kazandırır. Bir kadının Mavisakalvari bir yolculuktaki son görevi budur: Hayat/Ölüm/Hayat doğasının yok ediciyi parçalamasına, onu içinde kuluçkaya yatırması, dönüştürmesi ve hayata tekrar salması için kapıp götürmesine izin vermek.

Yok ediciyi avutmayı reddettiğimizde, gücünün posası çıkar ve biz olmadan hareket edemez. Aslında onu, psişenin bütün yaratılışın henüz tam olarak biçimlenmediği katına doğru sürükleriz ve bir biçim, dolduracağı daha iyi bir biçim bulana kadar o eterli çorbada kaynamasına izin veririz. Yok edicinin psişik energum’u teslim alındığında, başka bazı amaçlar için biçimlendirilebilir. O zaman yaratıcı oluruz; parçalarına ayrılan işlenmemiş öz, kendi yaratımızın temel malzemesi olur.

Kadınlar, yok ediciden işlerine yarayanları alıp kalanı bırakarak onun hakkından geldikçe, yoğunluk, canlılık ve dürtüyle dolduklarını görürler. Kendilerinden çalınan dinçlik ve sağlamlığı, yok ediciden geri almış olurlar. Yok edicinin enerjisini alıp onu yararlı bir şeye çevirmek şu şekillerde anlaşılabilir: Yok edicinin öfkesi, yeryüzündeki büyük bir işi başarmak için ruhsal bir ateşe çevrilebilir. Yok edicinin kurnazlıktaki ustalığı, olguları belli bir uzaklıktan gözleyip anlamak için kullanılabilir. Yok edicinin öldürücü doğası, bir kadının hayatında aslında ölmesi gereken ya da dışarıdaki hayatında ölmesini gerektiren şeyleri – bunlar farklı zamanlarda farklı şeylerdir – öldürmek için kullanılabilir. Kadınlar, genellikle bunların tam olarak neler olduğunu bilir.

Mavisakal’ın parçalarını dönüştürmek, ölümcül itüzümünün tıbbi kısımlarını ya da zehirli güzelavratotunun iyileştirici öğelerini alıp bu malzemeleri dikkatli bir şekilde şifa vermek ve çare bulmak için kullanmaya benzer. O zaman, yok edicinin külünden kalanlar elbette tekrar yeryüzüne çıkacaktır, ama bu kez çok daha küçük, çok daha tanınabilir bir biçimde ve kandırma ile yok etme gücü çok daha zayıf olarak – çünkü onun yıkıcı bir şekilde kullandığı güçlerinin büyük bir kısmını alıp yararlı ve amaçlarımıza uygun kılmışızdır.

Mavisakal, yaş olarak olmasa bile zihinlerinin bazı kısımları bakımından genç olan kadınlar açısından önemli olduğuna inandığım eğitici birkaç masaldan biridir. Psişik saflık üzerine bir masaldır, ama “bakma”nın karşısındaki yasaklamalarda da büyük gedikler açar. Psişenin doğal yok edicisinin en sonunda yere serilerek teslim alınması üzerine bir masaldır.

Öykünün, içsel hayatı tekrar harekete geçirmeyi amaçladığına inanıyorum. Mavisakal öyküsü bir kadının içsel hayatının ürkütüldüğü, kıstırıldığı ve çıkmaza sokulduğu yerde özellikle başvurulacak, önemli bir ilaçtır. Öykünün getirdiği çözümler korkuyu azaltır, tam zamanında adrenalin dozları açığa çıkarır ve en önemlisi, esir düşen safdil benlik için, daha önce bomboş olan duvarlarda kapılar açar.

Öykü belki de en temel olarak psişik anahtarı, yani, insanın kendisine, ailesine, uğraşlarına ve hayatın her yönüne ilişkin tüm soruları sorma yeteneğini bilince çıkarır. O zaman kadın her şeyi yoklayan, bir şeyin ne olduğunu bulmak için her yere burnunu sokan vahşi yaratıklar gibi, en derin ve en karanlık sorularına, doğru yanıtlar bulmakta özgürdür. Ona saldıranın güçlerini söküp almakta ve bir zamanlar kendisine karşı kullanılmış olan bu güçleri tersine çevirerek kendisi için en uygun ve yararlı şekillerde kullanmakta özgürdür. İşte Vahşi Kadın budur.

-Devam edecek

Mavisakal Çözümleme 5

Çrş, 12/28/2011 - 08:38

GERİ ÇEKİLMEK VE KUŞATMAK

Geri çekilme ve kuşatma bir hayvanın kaçmak için yeraltına dalması ve sonra da yok edicinin arkasından pat diye ortaya çıkmasını anlatan terimlerdir. Mavisakal’ın karısının, kendi hayatı üzerinde egemenliğini yeniden kurmak amacıyla başvurduğu psişik manevra budur.

Mavisakal, karısının hilekarlığı sandığı şeyi keşfedince, onu saçından yakalayıp merdivenlere sürükler. “Şimdi sıra sende!” diye kükrer. Bilinçdışının öldürücü öğesi ortaya çıkar ve bilinçli kadını, yok etmekle tehdit eder.

Çözümleme, düş yorumu, kendini bilme, inceleme gibi yolların hepsine başvurulur, çünkü bunlar geri çekilip kuşatma tarzlarıdır. Bunlar, konunun altına dalıp üstüne çıkmanın ve onu farklı bir bakış açısından görmenin yollarıdır. Görme, gerçekten görme yeteneği olmazsa, ego-benliğine ve tanrısal, esrarlı Benliğe dair öğrenilenler elden kaçıp gider.

Mavisakal’da psişe, bu noktadan sonra öldürülmekten kaçınmaya çalışmaktadır. Artık safdil değildir, kurnazlığı öğrenmiştir; sakinleşmek için zaman diler – başka bir deyişle, nihai savaş için güç toplamak amacıyla zaman ister. Dış gerçeklikte kadınların ister eski bir yıkıcı tarzdan olsun, isterse bir sevgili ya da işten olsun, kaçışlarını da planladıklarını görürüz. Dışsal bir değişiklik yapmadan önce zaman kazanır, fırsat kollar, stratejilerini planlar ve içsel güçlerini yardıma çağırırlar. Kimi zaman bir kadının uyumlu bir sevgili olmaktan çıkıp kulakları kirişte, tetikte olan birine dönüşmesine neden olan şey, yok ediciden gelen bu türden yoğun bir tehdittir.

İronik bir şekilde, psişenin her iki yönü de ( hem yok edici hem de genç potansiyel ) kaynama noktalarına ulaşır. Bir kadın, gerek dış, gerekse iç dünyalarda av olduğunu anladığı zaman, buna dayanma gücünü yitirir. Bu onu en derin yerinden çarpar ve yapması gerektiği gibi, yok edici gücü öldürmeyi planlar.

Bu arada, yasak kapıyı açıp içeri bakmış olmasının çileden çıkardığı yok edici, durmadan devriye gezerek onun bütün çıkış yollarını kesmeye çalışmaktadır. Bu yıkıcı kuvvet öldürücü bir hale gelir ve kadının kutsal olan şeylerin en kutsalını ihlal ettiğini ve artık ölmesi gerektiğini söyler.

Bir kadının psişesinin zıt yönlerinin ikisi de parlama noktalarına ulaştığında, kadın kendisini inanılmaz yorgun hissedebilir, çünkü libidosu karşıt iki yöne doğru çekilmektedir. Ama bir kadın bu berbat mücadelelerinden, her ne olursa olsun, ölesiye yorgun düşse de, ruhsal yönden açlıktan ölse de, yine de kaçış planını yapmalıdır; bir şekilde kendini ileri atılmaya zorlamalıdır. Bu can alıcı zaman diliminde hava, gece gündüz sıfırın altında gibidir. Hayatta kalmak istiyorsak yorgunluğa teslim olmamalıyız. Şu anda uykuya dalmak mutlak ölüm demektir.

Bu en derin erginlenmedir; bir kadının yok ediciyi tespit edip kovduğu asıl içgüdüsel duyumlarına erginlenmesidir. Bu, esir düşmüş kadının kurban statüsünden çıkıp cin-fikirli, kurnaz-bakışlı, keskin-kulaklı bir hale geçtiği andır. Bu, neredeyse insanüstü bir çabanın, aşırı yorgun psişeyi nihai işine yöneltmeyi becerdiği andır. Anahtar sorular yardımcı olmayı sürdürür, çünkü yok edici bilinçlenmeyi yasakladığında bile, anahtar, bilge kanını akıtmayı sürdürür. Yok edicinin delice mesajı şudur: “Bilincin yüzünden ölüyorsun.” Kadının yanıtı ise bir yandan yok ediciyi kandırarak gönüllü kurbanı olduğunu düşündürmek, bir yandan da onun ölümünü planlamaktır.

Titreyip kaçacak zamanlar olduğu gibi kaçılmayacak zamanlar da vardır. Bu can alıcı anda kadın titrememeli ve yaltaklanmamalıdır. Mavisakal’ın genç eşinin, kendini toplamak için zaman dilemesi, yok ediciye boyun eğdiğini göstermez. Kurnazca hareket ederek, enerjisini kaslarına toplayacak vakti kazanır. Ormanın bazı yaratıkları gibi o da yok ediciye son darbeyi vurmaya hazırlanmaktadır. Yok ediciden kaçmak için toprağa dalar, sonra da beklenmedik bir şekilde arkasından çıkıverir.

ÇIĞLIĞI BASMAK

Mavisakal kükreyerek karısına bağırdığında ve kadın da çok değerli bir zaman kazanmak için onu oyalamaya çalıştığında, kendini tutsak alanı – bu tek başına yıkıcı bir din ya da koca, aile, kültür veya kadının negatif kompleksleri olabileceği gibi bunların hepsi birden de olabilir – yenmek için enerji toplamaya çalışmaktadır.
Genç kadın, psişik erkek kardeşlerini çağırır. Bunlar, kadının psişesinde neyi temsil etmektedir? Psişenin daha kaslı, doğal olarak daha saldırgan itici güçlerini. Bunlar bir kadında habis itkileri öldürme zamanı geldiğinde harekete geçen gücü temsil eder.

Burada, bir kadının içsel psişik güçlerinin nasıl kabarıp taştığına ilişkin eksiksiz bir senaryo görüyoruz. Kız kardeşler – daha akıllı olanlar – bu son erginleyici adımda başrolü oynarlar; onun gözleri olurlar. Kadının çığlığı erkek kardeşlerinin yaşadığı yere, psişenin savaşmak için eğitilen, gerekirse ölümüne savaşmak için eğitilen yönlerinin yaşadığı yere kadar psişenin içinde uzun bir yol kateder. Ama psişenin savunmaya yönelik boyutları ilk aşamada bilince olması gerektiği kadar yakın ve hemen ulaşılacak konumda değildir. Birçok kadının uyanıklığı ve kavgacı doğası, onun üzerinde etkili olacak kadar yakın değildir.

Kadın, kavgacı doğasını; kasırga, kasırga, toz bulutu benzeri özelliklerini çağırma ya da hatırlatma çalışmaları yapmalıdır. Döne döne gelen hortum simgesi, dağılmayıp da odaklandığı zaman bir kadına muazzam enerji veren çok önemli bir kararlılık gücünü temsil eder. Çok daha şiddetli olan bu özelliği elinin altında hazır tutan kadın, bilincini yitirmez ya da diğerleriyle birlikte gömülmez. İçerideki kadın-katilini; libidosunun, yaşam tutkusunun kaybını sonsuza dek bir çözüme kavuşturmuş olur. Anahtar sorular, onun kurtuluşu için gereken açılmayı ve gevşemeyi sağlasa da, kız kardeşlerinin gözleri ve kılıç sallayan erkek kardeşlerinin kasları olmadan başarıya tam olarak ulaşamaz.

Kadınlar saflıklarından kurtulup gerçekle yüzleştiklerinde, o güne kadar bilmedikleri bir özellik kazanırlar. Bu durumda artık daha bilge olan kadın, içsel erkeksi bir enerjiyi yardımına çağırır. Jungcu psikolojide bu unsur animus olarak adlandırılmıştır. Kadının psişesinin kısmen ölümcül, kısmen içgüdüsel, kısmen kültürel olan bu unsuru, masallarda ve düş simgelerinde onun oğlu, kocası, bir yabancı ve/veya sevgilisi olarak gösterilir – o sıradaki psişik koşullarına bağlı olarak tehdit edici de olabilir. Bu psişik figür özellikle değerlidir çünkü geleneksel olarak kadınların dışında yetişen niteliklerle donanmıştır ve bunların en sık görülenlerinden biri saldırganlıktır.

Karşı cinsiyetten kaynaklanan bu doğa, “Mavisakal”daki erkek kardeşlerde simgelendiği gibi sağlıklı olduğu zaman, içinde yaşadığı kadını sever, Kadının, istediği her şeyi yapmasına yardımcı olan psişe-içi enerjidir bu. Kadın böylece erkeğin bu psişik kasları sayesinde farklı yetenekler kazanır. Bu erkeksi doğa bilinçlenme isteğinde kadına yardımcı olur ve onu destekler. Birçok kadın için bu karşıt-cinsel yön, içsel düşünce ve duygular dünyası ( ve dış dünya ) arasında köprü kurar.

Animus ( animusu bir köprü olarak düşünün ) ne kadar güçlü, ne kadar bütüncül ve erginse, kadında düşüncelerini ve yaratıcı çalışmalarını dış dünyada somut olarak o kadar beceriyle, o kadar kolay ve o kadar güzel ifade eder. Pek gelişmemiş bir animusu olan kadın, her ne kadar bir yığın düşünce ve yaklaşıma sahipse de, bunları dış dünyada gösteremez. Zihnindeki parlak imgelerin düzenlenmesi ya da hayata geçirilmesi söz konusu olduğunda, her zaman yetersiz kalır.

Erkek kardeşler gücün ve eylemin kutsanmasını temsil ederler. Onlarla birlikte, sona gelindiğinde, birkaç şey kendini gösterir: Birincisi, yok edicinin büyük kötürümleştirme yeteneği, kadının psişesinde nötralize edilir. İkinci olarak, gözü kapalı bakirenin yerine, uyanık olan geçer. Üçüncü olarak da, sadece seslenmesiyle bile dört bir yanı savaşçılarla dolup taşar.

-Devam edecek

Öyle bir yer olsun ki yaşadığım yer

Cmt, 12/24/2011 - 14:06

Öyle bir yer olsun ki yaşadığım yer;

Göz alabildiğine yeşil ve mavi

Kelebekler de tabii, gökkuşağı renginde

Vücudum bana ağır gelmesin,

Sürüklemeyeyim onu ardımdan.

Her neyi beğenirsem ona

Konukluk edeyim bir süre

Bazen bir ağaca, bir tavşana

Ya da bir adamın içine

Taşınayım.

Oh ne güzel dünya

Kira yok, kontrat yok.

Aşk olsun yine yapıştırıcımız

Dirimin sevinci, annemin şefkati

Çocuklar hepimizin olsun

Binalarımız büyülü taştan

Kendiliğinden ışıyan.

Vivaldi çalsın, ya da Shopen

Yumuşak bulutlardan dökülsün mısralar

Yağmur gibi ıslatsın ruhumuzu

İçimizden çiçekler fışkırsın

Dokunarak, koklaşarak ve öpüşerek

İletişim kuralım, bizden önce

Renklerimiz erişsin gideceğimiz yere.

Dallarda rengarenk kokulu meyveler

Yalnızca istediğimiz işleri yapalım

Yakınlaşan yıldızları seyredelim

Jüpitere gidelim, yıllık iznimizde

Zaman öyle yavaşlamış olsun ki

Biz hiç fark etmeyelim eskiyeni

Geceleri bahçede ateş yakıp sevişelim

Midelerimiz küçülsün, yemek için

Meyveler yetsin, tükenmeyen

Dallarında.

Bir daha ASLA biriktirmek

Zorunda kalmayalım.

Can kulağı ile dinleyelim

Bilgelerimizi, söyleşelim nazikçe

dokunalım ruhlarımıza

En nadide mücevhermiş gibi.

Birleşik olmanın hazzına varalım

Amacımız vermek olsun

Daha çok verebilmek için seyyah olalım

Evrende, ihtiyacı olan yerler bulalım.

Kahkahalar ve cıvıltılar içinde

Yaşam sonsuzca uzatılmış

Kendini verme duygusu

Coşkulu ve dingin bir orgazm olsun.

Sa 02.03.04

***

Uçacağız kuş sürüleri gibi

Rüzgar yanağımızda olacak

Konacağız denizin üzerine

Islağı ayağımızda

Gökkubbe yaklaşmış, rengarenk

Hafif jöle kıvamında

İstersek dokunacak, istersek

Yıkanacağız içinde.

Kiminin şiirleri, kiminin şarkıları

Duyulacak yağmur çiselerken

Vecd içinde dinleyeceğiz kendimiz olanı

Eksik bir parçamız olmayacak artık

Tam ve bütün olacağız

Her şeyimizle.

Bulutlardan resimler, heykeller

Yapma sırası bekleyeceğiz

Her gün başka bir gök yüzü

Seyredeceğiz.

Midyeler, şeytan minareleri toplayıp

Okyanusların müziğini dinleyeceğiz.

İstersek onlara taşınıp, bestenin

Kendi olacağız.

Öğretmenlerimizin izinde, yeni

Dünyalar yaratacağız sırf oyun olsun diye

Çalışıp çabalayacağız.

Eserlerimizi yarıştıracağız

Ve her zaman başkasının eserine

Aşık olacağız.

En güzeli de yunuslarla sohbet olacak

Bitmez tükenmez hikayeler anlatacaklar

İnsana ve aşka dair

Çok şey öğreneceğiz onlardan.

Dalgalardan heykeller oyacağız

Bu sebeple deniz de her yeni gün

Başka bir deniz olacak.

Kendimizi bir adak gibi sunacağız.

Kelimelerin keskinliğine kulak asmayacağız

Gönülden gönüle rengarenk bir

Musikiyle konuşacağız.

İçimizden geçen dışımızda

Ve anında vücud bulacağından

Ağaçları kesmeyeceğiz artık

Kağıtla işimiz kalmayacak.

İçimiz ve dışımız karışıp gidecek

Derin ummana.

Sibel Atasoy

02.03.04

http://sibelatasoy.com/?p=367

Mavisakal Çözümleme 4-Kan Kokusu

Cum, 12/23/2011 - 11:45

KAN KOKUSU

Masalda, kızkardeşler öldürme odasının kapısını çarparak kapatırlar.Genç kadın, anahtarın üstündeki kana bakakalır. İçinden bir fısıltı yükselir:”Bu kanı çıkarmalıyım, yoksa farkına varacak!”

Artık safdil benlik, psişenin içindeki serbest kalmış öldürücü kuvvete ilişkin bilgi sahibidir. Ve anahtardaki kan, kadınların kanıdır. Eğer bu sadece insanın boş fantezilerini feda etmesinden kaynaklanan kan olsaydı, anahtarda ancak bir çentik kan olurdu. Ama bu durum çok daha ciddidir, çünkü söz konusu kan, insanın yaratıcı hayatının en derin ve en duygusal yönlerinin azar azar öldürülmesini temsil etmektedir.

Bu durumdaki bir kadın, okulu, ailesi, arkadaşları gibi gündelik hayatındaki meselelerle veya daha geniş bir dünyadaki zorlayıcı sorunlarla ya da kişisel gelişimi, sanatı gibi tinsel konularla ilgili endişelerine çözümler getiren yaratma enerjisini yitirir. Bu basit bir ertelenme değildir, çünkü haftalar ve aylar boyunca sürer. Donuk ve fersiz görünür, belki düşüncelerle doludur ama derin bir kansızlıktan muzdariptir ve bu düşüncelere uygun davranışlarda bulunmaktan giderek daha fazla uzaklaşır.

Bu öyküdeki kan, aybaşı kanaması değil, ruhtan gelen atardamar kanıdır. Yalnız anahtarı boyamakla kalmaz, kadının dış imgesinden akıp gider. Sadece üstündekiler değil, elbise dolabındaki tüm giysilerde kana bulanmıştır. Arketipsel psikolojide giyim kuşam, dış varlığı kişileştirir. Dış imge ya da persona, kişinin dış dünyaya gösterdiği maskedir. Çok şey gizler. Hem erkek hem de kadınlar psişeye uygun şişirme ve kılık değiştirmelerle yeniden şekillendirerek mükemmele yakın bir persona, mükemmele yakın bir yüz sunabilirler.

Ağlayan anahtar – haykıran soru -  personalarımızı boyarsa, artık sıkıntılarımızı gizleyemez hale geliriz. Hoşlandığımız şeylerden söz edebilir, en güleç yüzümüzü sunabiliriz, ama öldürme odasının sarsıcı gerçeğini gördükten sonra, artık o yokmuş gibi davranamayız. Ve gerçeği görmek daha fazla enerji yitirmemize neden olur. Bu durum sancılıdır, sanki atardamarımız kesilmiştir. Bu korkunç gidişatı hiç vakit kaybetmeden düzeltmeye çalışmamız gerekir.

Demek ki, bu masalda anahtar, taşıyıcı olarak da iş görür; kişinin görmüş olduğu ve dolayısıyla da artık bildiği şeyleri, bellek işlevi gören kanı taşır. Kadınlar için anahtar her zaman bir gizeme ya da bilgiye giriş iznini simgeler.

Eleusinyan gizemlerde anahtarın dil üstünde gizlenmiş olması olayların düğüm noktasının, ipucunun, işaretin özel bir sözcük kümesinde ya da anahtar sorularda bulunabileceğini anlatır. Mavisakal’da anlatılana benzer durumlarda kadınların en çok ihtiyaç duyduğu ifadeler ise şunlardır: Ardında ne var? Göründüğü gibi olmayan nedir? Ovario’larımın derinlerinde, keşke bilseydim dediğim neyi bilmiyorum? Neyim öldürüldü ya da ölmeye yatıyor?

Bunların her biri anahtardır. Ve bir kadın yarı ölü bir hayat sürdürdüyse, bu dört soruya verilen yanıtların bir gün üzerlerinde kanla çıkagelmeleri çok mümkündür. Psişenin cani tarafı, hiçbir bilinç halinin belirmemesini görev edinen kısmı, zaman zaman kendini ortaya koymaya ve yeni bir gelişmeyi yolundan saptırmaya ya da zehirlemeye devam edecektir. Bu onun doğasıdır, onun işidir.

Öyleyse, olumlu bir anlamda alırsak, psişenin gördüklerine dayanmasını sağlayan tek şey anahtardaki bu ısrarcı kandır. Bilirsiniz, hayatlarımızda ortaya çıkan bütün olumsuz ve sancılı olaylar doğal bir sansüre uğrar. Sansürleyici ego hiç kuşkusuz odayı gördüğünde, kadavraları gördüğünü unutmak ister. Mavisakal’ın karısının, anahtarı at kılı fırçayla ovup temizlemeye çalışmasının nedeni budur. Bildiği her şeyi dener, yırtıklar ve derin yaralarla ilgili tüm kocakarı ilaçlarını ( örümcek ağını, külü ve ateşi ) dener. Bunların hepsi de Üç Kader Tanrıçası tarafından hayatın ve ölümün örülmesiyle ilgilidir. Ama ne anahtarı dağlayabilir, ne de hiç yaşanmamış gibi yaparak bu sürecin üstünü örtebilir. Küçük anahtarın kan ağlamasını durduramaz. Eski hayatı ölürken ve en iyi ilaçlar bile bu gerçeği gizlemezken, paradoksal olarak o da kan kaybının farkına varırı ve böylece yaşamaya asıl o anda başlar.

Öncede safdil olan kadın, olup bitenlerle yüzleşmelidir. Mavisakal’ın bütün “meraklı” eşlerini öldürmesi, yaratıcı dişinin, her türlü yeni ve ilginç hayatı geliştiren potansiyelin öldürülmesidir. Yok edici, kadının vahşi doğasını pusuya düşürürken özellikle saldırgandır. En iyi olasılıkla onu küçümsemeye ve en kötü ihtimalle de kadının ona ait içgörüleri, esinleri, azmi vb ile bağlantısını koparmaya çalışır.

Aç kalan ruh o kadar acıyla dolu olabilir ki, kadın artık onu taşıyamaz. Kadınlar kendi ruhani yollarıyla kendilerini ifade edebilecekleri bir ruhsal gereksinim içinde olduklarından, onları anlayıp gözeten yöntemlerle ve başkalarının tacizinden uzak bir şekilde gelişip serpilmelidirler. Bu anlamda kanlı anahtarın bir kadının dişi kan soyunu, ondan önce o yolu arşınlamış olanları temsil ettiği de söylenebilir. İçimizden hangimiz kendisi için iyi seçimler yapma içgüdüsünü yitiren ve bu nedenle marjinal bir hayatı ya da daha kötüsünü yaşamak zorunda kalan en az bir tane aşık kadın tanımaz? Belki de o kadın bizzat sizsiniz.

Bireyleşmenin en az tartışılan yönlerinden biri, psişenin karanlık köşelerine bütün gücümüzle ışık tutarken ışık almayan yerlerin, gölgelerin giderek daha fazla karanlığa gömülmesidir. Böylece psişenin bir bölümünü aydınlatırken, sonuçta ortaya, savaşacağımız daha koyu bir karanlık çıkar. Bu karanlık kendi haline bırakılamaz. Anahtar ve sorular, gizlenemez ya da unutulamaz. Bunların sorulması gerekir ve yanıtlar da verilmelidir.

En derin çalışma, genellikle en karanlık olandır. Cesur bir kadın, akıllanan bir kadın, en zayıf psişik toprakları geliştirecektir, çünkü psişesinin sadece en iyi topraklarını imar ederse, sahip olduklarının en azına sahipmiş gibi görünecektir. Öyleyse en kötüsünü araştırmaktan korkmayın. Bu sadece yeni içgörüler yoluyla ruh gücünün artmasını sağlar ve kişinin hayatıyla benliğini yeniden gözden geçirmesine olanak tanır.

Böyle psişik türden toprakların geliştirilmesi Vahşi Kadın’ı aydınlatır. O, karanlıkların en karanlığından bile korkmaz, hatta aslında karanlıkta görür. Sakatattan, süprüntüden, çürümeden, pis kokudan, soğuk kemiklerden, ölen kızlardan veya cani kocalardan korkmaz. Bunları görebilir, bunlara katlanıp çare bulabilir. Ve Mavisakal masalındaki en küçük kız kardeşin öğrendiği şey de budur.

Odadaki iskeletler, en olumlu anlamıyla, kadınlığın yok edilemez gücünü simgeler. Arketipsel olarak kemikler, hiçbir zaman yok edilemeyeni temsil eder. Kemiklere dair öyküler de esas olarak psişedeki yok edilmesi zor olan bir şeye ilişkindir. Sahip olduğumuz ve yok edilmesi zor olan tek şeyse, ruhumuzdur.

Kadınlığın özünden söz ettiğimizde aslında kadınlık ruhundan söz ederiz. Mahzende ortalığa saçılmış vücutlardan söz ettiğimizde, söylediğimiz şudur: Ruhsal güç, başına bir şeyler gelmesine, dışsal canlılığının alınmasına, hayatın esas olarak onun içinden çıkıp gitmesine karşın, tamamıyla yok edilmemiştir. Hayata geri dönebilir.

Dehşeti görüp de yüzünü yana çevirmeyerek eski cehalet kalıplarını sonunda kırabilen genç kadın ve kız kardeşleri sayesinde, bu güç, hayata geri döner. Onlar, görme ve gördüklerine katlanma yeteneğine sahiptirler.

Burada yine La Loba’nın mekanındayız, arketipsel Kemik Kadın’ın ininde. Buradaki kalıntılar bize bir zamanlar tam olan kadını anımsatır. Ancak, ölmeye hazır olan hayatı alan, besleyip büyüten ve dünyaya tekrar geri fırlatan Vahşi Kadın arketipinin döngüsel hayat ve ölüm yönlerinden farklı olarak, Mavisakal sadece kadını öldürür ve kemiklerinden başka bir şey kalmayıncaya kadar onu parçalara ayırır. Onda hiç güzellik, sevgi, benlik ve dolayısıyla da kendi çıkarına göre davranma yeteneği bırakmaz. Kadınlar olarak buna çare bulmak için bizi yakalayan öldürücü şeye bakmalı, onun ürkütücü çalışmasının sonuçlarını görmeli, bunu bilincimize iyice kaydedip orada tutmalı, sonra da onun adına değil, kendi adımıza hareket etmeliyiz.

Mahzen, zindan ve mağara simgelerinin hepsi birbiriyle ilişkilidir. Bunlar kadim erginlenme ortamlarıdır; bir kadının katledilen(ler)in yanına indiği, gerçeği bulmak için tabuları yıktığı ve zeka yoluyla ve/veya emek harcayarak psişenin katilini kovduğu, dönüştürdüğü ya da imha ettiği, böylece zafer kazandığı yerlerdir. Mavisakal masalı açık seçik önerilerle bizim için işi planlar: Cesetleri takip et, içgüdüleri izle, gördüklerini gör, psişik kasları göreve çağır, yıkıcı enerjiyi dağıt.

Eğer bir kadın kendi ölümü ve katliyle ilgili olan bu konulara eğilmezse, yok edicinin buyruklarına boyun eğmeye devam eder. Psişesindeki ne kadar ölü, ne kadar kıyıma uğramış olduğunu gösteren kapıyı bir kez açtı mı, kadınsı doğasının ve içgüdüsel psişesinin çeşitli kısımlarının nasıl katledilmiş ve bir zenginlik görüntüsü arkasında nasıl alçakça bir ölümle ölmüş olduğunu görür. Artık bunun farkına vardığına, nasıl esir düştüğünü ve psişik hayatının ne denli büyük bir tehlikede olduğunu anladığına göre, kendisini daha güçlü bir tavırla ortaya koyabilir.

Kurtlarla Koşan Kadınlar

-Devam edecek-

Düzenleyen: Hanife Altuntaş

Mavisakal – Çözümleme 3

Çrş, 12/21/2011 - 12:32

HAYVANİ DAMAT

Demek ki, yok edicinin buyruklarını yerine getirmeye çalışsa ve mahzendeki sırrı görmezden gelmeye razı olsa da, genç kadın ancak belli bir süre itaat edebilir. Sonunda anahtarı (soruyu) sokar ve hayatının derinlerinde gerçekleşen sarsıcı katliamla karşılaşır. Ve bu anahtar, hayatının bu küçük simgesi, ansızın aralıksız kanamaya başlar, durmadan bir şeylerin yanlış olduğunu haykırır. Bir kadın, hayatındaki yıkımlardan saklanmaya çalışabilir, ama kanama (hayat enerjisinin kaybolması), yok edicinin neden orada olduğunu anlayana ve onu denetim altına alana kadar sürecektir.

Kadınlar, hayatlarının kapılarını açıp onun ücra köşelerindeki katliamı incelediklerinde, çoğu zaman en önemli düş, hedef ve umutlarının azar azar öldürülmesine izin verdiklerini görürler. Orada cansız düşünceler, duygular ve arzular bulurlar; bunlar bir zamanlar hoş ve vaat edici olsa da, artık kanları çekilmiştir. Bu umut ve düşler, ister ilişki arzusuyla, isterse de bir başarı, bir ustalık, bir sanat yapıtıyla ilgili olsun, insanın psişesinde böyle ürkütücü bir keşif yapıldığında emin olabiliriz ki, düşlerde de çoğu zaman hayvani damat olarak simgelenen doğal yok edici iş başındadır ve yöntemli bir şekilde kadının en çok değer verdiği arzu, ilgi ve özlemlerini tahrip etmektedir.

Masallarda hayvani damat karakteri yaygın bir motiftir ve öykünün sonunda iyi kılığına girmiş kötüyü temsil ettiği anlaşılır. Bir kadın, bir şey ya da bir kimse hakkında safdil önseziler taşıdığı zaman, daima bu ya da buna yakın bir kişileştirmeye rastlanır. Bir kadın kendi yıkımlarına ilişkin gerçeklerinden kaçmaya çalıştığında, gece düşleri ona muhtemelen bağıra çağıra “Uyan! Yardım iste! Ya da kaç! Ya da ölümüne saldır!” şeklinde uyarılarda bulunur.

Yıllar boyunca birçok kadının düşlerinde bu hayvan damat figürünün ya da bu hiçbir şey-göründüğü-kadar-iyi-değil halesinin bulunduğunu gördüm. Düşünde güzel ve çekici bir adam gören bir kadın, yakından baktığında adamın elbisesinin altından bir kangal can yakıcı dikenli tel sarktığını fark etmişti. Başka bir kadın düşünde, yaşlı birinin karşıdan karşıya geçmesine yardım ettiğini, yaşlı adamın ansızın şeytani bir ifadeyle gülümseyerek kolunda “eriyip” üzerinde derin yanıklar oluşturduğunu anlatmıştı. Yine bir başka kadın düşünde tanımadığı bir arkadaşıyla yemek yerken, arkadaşının çatalı masanın üstünden uçarak düşgöreni öldüresiye yaralamıştı.

İçsel arzularımızın dışsal eylemlerimize eşlik etmediğini bu örneklerdeki gibi görmemek, anlamamak, algılamamak: İşte hayvani damadın arkasında bıraktığı iz budur. Bir ilişki istediğini söyleyen kadınların, neden sevecen bir ilişkiyi baltalayacak şekilde davrandıklarını bu etkenin psişedeki varlığı açıklar. Önlerine şu şu tarihlerde falanca yerde olma hedefleri koyan kadınların, bu yolculuğun ilk adımını bile hiçbir zaman atmamaları ya da ilk güçlükte pes etmeleri işte bu yüzdendir. Kendinden nefret etmeye neden olan bütün ertelemelerin, itilip bastırılan ve irinleşen bütün utanç duygularının, şiddetle ihtiyaç duyulan tüm yeni başlangıçların ve uzun zamandır geciken tüm sonların bir çözüme kavuşturulmaması bundandır. Yok edicinin pusuda bekleyip iş gördüğü her yerde, her şey yoldan çıkar, yerle bir edilir ve boynu uçurulur.

Hayvani damat masallarda yaygın rastlanan bir simgedir ve öykünün genel akışı genellikle şöyledir: Tuhaf bir adam genç bir kadına evlenme teklif eder ve o da kabul eder, ama kadın nikah gününden önce ormanda yürüyüşe çıkar ve kaybolur, karanlık çökerken yok edicilerden uzak, güvenli bir ağaca tırmanır. Gecenin bitmesini beklerken, nişanlısı omzunda bir kürekle çıkagelir. Müstakbel kocasıyla ilgili bir şey, onun tam anlamıyla bir insan olmadığını ele verir. Kimi zaman bu gözden kaçmayacak biçimde abartılı olup, onu ele veren tuhaf biçimli ayağı, eli, kolu ya da saçıdır.

Kadının oturduğu ağacın altında bir mezar kazmaya başlar. Bu sırada durmadan şarkılar söylemekte, müstakbel karısını nasıl öldürüp bu mezara gömeceğine ilişkin bir şeyler mırıldanmaktadır. Dehşete kapılan kız bütün gece gizlenir ve sabah müstakbel damat gittiğinde eve koşar, erkek kardeşlerine ve babasına anlatır ve erkekler de pusu kurarak hayvan damadı öldürürler.

Bu, kadınların psişelerindeki güçlü bir arketipsel süreçtir. Kadının anlayışı yeterince keskindir; gerçi ilk başta psişenin doğal yok edicisiyle evlenmeyi kabul edip psişede kaybolduğu bir dönem geçirse de, sonunda iradesini kullanır, çünkü artık işin aslını iyice anlayabilecek, muhakemesini yapabilecek bilgeliktedir.

Ah, tabi bunu bir sonraki adım izler; henüz çok daha zor olsa da, bu adım, insanın kendindeki bütün yıkıma ve ölülüğe rağmen, gördüklerine dayanabilmesidir.

Kurtlarla Koşan Kadınlar

-devam edecek-

Düzenleyen Hanife Altuntaş

MaviSakal – Çözümleme 2 / KKK

Sal, 12/20/2011 - 12:12

BİLGİNİN ANAHTARI: KOKLAMANIN ÖNEMİ

Ah! Şu küçük anahtar; tüm kadınların aslında bilip de bilmediklerini sandıkları sırların kapısını bu anahtar açar. Anahtar, psişenin en derin, en karanlık sırlarını, bizim örneğimizde, kadının potansiyelini düşüncesizce yıkıma götüren şeyi bilme iznini temsil eder.

Mavisakal, yıkıcı planını sürdürerek karısına psişik olarak uzlaşmayı öğretir: “İstediğini yap,” der. Kadını sahte bir özgürlük duygusu hissetmeye sevkeder. Ama gerçekte özgür değildir, çünkü psişesinin en derinlerinde meseleyi tüm yönleriyle çoktan kavramış olsa bile, yok ediciyle ilgili uğursuz bilgileri bilincine kaydetmesi önlenmiştir.

Safdil kadın “bilgisiz” kalmayı gizliden gizliye kabullenir. Kolay kandırılan ya da içgüdüleri yaralanmış olan kadınlar, çiçekler gibi, güneş onlara ne sunarsa sunsun yine o yöne dönerler. Safdil ya da yaralı kadın böylece, huzur, kışkırtıcı zevkler, çeşitli hazlar gibi, ailesinin, arkadaşlarının gözünde statüsünün yükselmesini sağlayan ya da daha fazla güvenlik, sonsuz aşk, yüksek düzeyde macera ya da ateşli bir cinsellik sunan pek çok vaatle kolayca ayartılır.

Mavisakal, genç kadının aklını başına getirecek olan anahtarı kullanmasını yasaklar. Bir kadına bilinçli benlik bilgisini açan anahtarı kullanmasını yasaklamak, onun sezgisel doğasını; “altta yatan şeyleri,” aşikar olanın ötesini keşfetmesine önayak olan doğal merak içgüdüsünü ortadan kaldırır. Bu bilgi olmazsa, kadın kendini yeterince koruyamaz. Mavisakal’ın anahtarı kullanmaması doğrultusundaki buyruğuna boyun eğmeye kalkışırsa, ruhu için ölümü seçmiş olur. Korkunç sır odasına açılan kapıyı açmayı seçmekle ise, seçimini hayattan yana yapar.

Masalda, kızkardeşler onu ziyarete gelir ve “bütün ruhlar gibi, çok meraklıdırlar.” Onlara neşeyle şöyle der: “Bir şey dışında, her şeyi yapabiliriz.” Kız kardeşler küçük anahtarın hangi kapıya uyduğunu bulma oyunu oynamaya karar verirler. Bir kez daha, bilinçlenmeye giden uygun itkiye sahip olduklarını görürüz.

Freud ve Bettelheim dahil, psikoloji alanındaki kimi düşünürler, Mavisakal masalında anlatılan belli bölümleri kadınlara cinsel merakları yüzünden verilen psikolojik cezalar olarak yorumlamışlardır. Klasik psikolojinin şekillenmeye başladığı dönemlerde, kadınların merakına tamamen olumsuz bir anlam yüklenirken, aynı özellikteki erkeklere araştırmacı adı yakıştırılmıştır. Kadınların her işe burunlarını soktuğu söylenirken, erkeklere öğrenme heveslisi denmiştir. Aslına, kadının merakının sadece sıkıcı bir röntgencilikmiş gibi sıradanlaştırılması, kadının içgörüsünü, içedoğuşlarını, sezgilerini inkar eder. Tüm duyularını yadsır. Onun en temel güçleri olan ayırt etme ve neden sonuç ilişkilerine dayanarak belirleme (determinizm) yetilerine saldırmaya çalışır.

O halde, henüz yasak kapıyı açmamış olan kadınların doğrudan Mavisakal’ın kollarına atılan kadınlara dönüşme eğiliminde oldukları düşünülürse, ablaların sağlam ve yerinde bir vahşi merak içgüdüsüne  sahip olmaları büyük şanstır. Bunlar, kadınların psişesindeki gölge-kadınlardır, kadının kafasının arkasında yer alıp ona neyin önemli olduğunu anımsatan, tekrar mantıklı düşünmesini sağlayan çimdik ve dirseklerdir. Küçük odayı bulmak önemlidir, yok edicinin buyruğuna kulak asmamak önemlidir ve ayrıca bu odayı bu kadar özel kılanın ne olduğunu anlamak da son derece gereklidir.

Yüzyıllar boyunca kapılar hem taş hem de odundan yapılmıştır. Bazı kültürlerde taşın ya da odunun ruhunun kapıda alıkonulduğu düşünülür ve bu saklı ruhtan odanın koruyuculuğunu yapması istenirdi. Uzun yılla önce mezarlarda evlerden daha fazla kapı vardı ve bizzat kapı imgesinin kendisi, içeride tinsel değeri olan ya da içeride kapalı tutulması gereken bir şey bulunduğunu gösteriyordu.

Masalda; kapı psişik bir bariyer, sırrın önüne yerleştirilen bir tür nöbetçi gibi betimlenmiştir. Bu koruyucu, bize yok edicinin bir büyücü – sanki tılsımlarla kafamızı karıştırıp bizi afallatan, bildiklerimizi bilmemizi engelleyen psişik bir güç- olarak şöhretini tekrar anımsatır. Kadınlar bizzat kendilerinin ya da birbirlerinin derin düşünmeye ya da tefekküre dalmaya yönelik cesaretlerini kırdıklarında, bu bariyeri veya kapıyı güçlendirirler, çünkü “dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olabilirler.” Bu bariyeri aşmak için uygun bir karşı büyü kullanılmalıdır. Buna elverişli büyü de anahtar simgesinde bulunur.

Uygun soruyu sormak dönüşümün en önemli eylemidir – masallarda, çözümlemede ve bireyleşmede. Anahtar soru, bilincin filizlenmesine zemin hazırlar. Uygun bir şekle giren soru, her zaman arkada neler olup bittiğine dair temel bir meraktan çıkar. Sorular, psişenin gizli kapılarının dönerek açılmasını sağlayan anahtarlarıdır.

Kız kardeşler kapının arkasında hazine mi, yoksa ıvır zıvır mı olduğunu bilmeseler de, sağlıklı içgüdülerini toparlayarak, doğru psikolojik soruyu sorarlar: “Kapının nerede olduğunu düşünüyorsun ve onun ardında ne olabilir?”

İşte bu noktada, safdil doğa olgunlaşıp “Görünenin ardındaki nedir? Şu gölgenin duvara düşmesine neden olan nedir?” diye sormaya başlar. Genç safdil doğa, eğer gizli bir şey varsa, gölgelerin ardında bir şey saklanmışsa, yasaklanmış bir şey varsa, araştırmak gerektiğini anlamaya başlar. Bilinçlerini geliştirenler, kolayca gözlenebilenlerin arkasında bulunan her şeyin peşine düşerler: Görünmeyen cıvıltının, karartılı pencerenin, gıcırdayan kapının, eşiğin altındaki ışık huzmesinin. Meselenin aslı tüm çıplaklığıyla önlerine serilene kadar, bu gizleri takip ederler.

Göreceğimiz gibi, gördüklerine dayanma yeteneği kadının derin doğasına – bütün düşüncelerin, duyguların ve davranışların beslendiği yere- geri dönmesini mümkün kılar.

Düzenleyen: Hanife Altuntaş

-Devam edecek

Biz uçardık esrimenin bin türlüsüyle

Pzt, 12/19/2011 - 09:47
Yenilmişler İçin On Parça (bir-iki-üç-dört-beş) yenilmişler için birinci parça

gene mahzunuz muhip! onlar sevindi

sallantılı aşklar şakırdar yerkürenin kulağında
başarı tanrısı beton akıllara hükmünü bildirdi
Spartakus değil, işte gene Sparta kazandı
biz, büyüyen kiplerin tanrıları
“ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar”
Bir meyhaneyi bile haneye çeviremeyiz artık

ey akşamın son çocukları, sonsuz
ormanlara kaybolan okşayış ve sonrasız
sulara susayan Cravan’ların akşamı
ismiyle çağrılanların son kafilesi mi duruyor gölgenizde
şairlerin atası son defa mı bakıyor arkasına
“ruhlara tutunup dil dökmeye çalışırken Eurydice”
mülkiyetin erdemi mi çalar yakınlıkların kapısını
ey rintlerin son akşam yemeğine yetiştirilen
Karısı’nın Hırsız’ı

işte gene cumhuriyetin alfabesiyle dolanırız yenilginin kalbine
işte gene onlarsızız: Mişkin, Peçorin, belki Onyegin
ey bizi büyüten imge! ulu değil
ulur gibi eziliyor r
kardan adamların ilk a şapkası: aksan konfeksiyon
ey Ahmet’in, Arthur’un, Nazım’ın ve Baba’nın yırtıldığı an

gene yenildik muhip! onlar kazandı

bizim için yitik Dutchman’di, çok söylemiştik, uçardı
biz uçardık esrimenin bin türlüsüyle; kahvaltıda bile
o ülkeden mi gelmiştik, sevişirdik düşağacının altında
hoyrat akşamüstlerinde, Erzincan’a giderken Fahriye ve
bir yerden bir yere giderken bile sevişmenin bin türlüsüyle
zaten bizim bir yerden bir yere gitmemizin adıydı Cemal
ve Edip’di en iyi yol arkadaşı yazıyla; mektuplarımız yanlış
zarflara konulurdu ve hep topuğumuzdan vurulurduk nedense

bir hal midir yiten ve gidiş sıfır ve artık hiçbir çocuk ağız tadıyla
okuldan kaçmıyorsa, inmiştir üstümüze tam dört yüz darbe
inmiştir high-tech felci inimize
“ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar” Muhip! onların elinde

yenilmişler için ikinci parça

“Yeşim Dorman için”

peki beni kim intihar etti
kim tedavülden kaldırdı böyle erken
inlerken görülmem hoşlarına gitmedi mi
bir içevurum fazla mı geldi bu sığlıkta
nasıl da dijital şimdi yakınlıklar
parlak kanatlarıyla gökyüzüne kaybolurken anka
kimse tanrıyım demesin, hepimiz sarhoş kaldık
varedene duyulan hasret gibi yoksul anda

nerde şimdi Burgonya Beyleri, Kara Şovalye
gölgeye dokunanlar nerde
böyle erken mi kesilecekti sözüm, tam da burada
ciltler dağıldı, dağıldı olmayan ne varsa
güzel sözcüklerim, Mallarme’m, Yahya’m nerde
beni de beni de beni de… intihar ettiler
dosya kapandı, katilim nerde

yenilmişler için üçüncü parça

“Mahmut Sezen için”

“biz buraya hiçbir yerden gelmedik”

doğrudur; kuşkusuz bir babadan, sapan camlarından belki
inanmanın ayrık her halinden, ansızın dağılan bir şeylerden
seksen beşlik babaanneden –ki anne’annesini sevenlerin yolu ayrıdır
hep – evlerden, güneşi saklı taşlıklardan, kapı aralıklarından dinlenen
Tatyos Efendi ve Neveser Kökdeş Hanımefendi’den
hele bir kadından, hele tek bir kadından, tekbir seslerinden
üç Alilere kırdırılan boynundan senin, astroloji kitaplarından
kısa pantolonlu cumhuriyet bayramlarından, tunç imgelerden
açık alınla gökyüzü avlamalardan da gelmedik

biz buraya gelmedik

“azgın itlerin kovaladığı ruhum” oh! azgın itlerle kovalanan
düşüncenin sürüklediği dipten, diptekilerden
dipsiz bir ana bocalayan yolayrımlarından
yok bir günün ilk sesleriyle sefere çıkan
yoksul sadakat bekçilerinin hazin seslerinden de gelmedik
“ben onun yanlış anlaşılmasıyım” denilmişti bir kez
belki bütün yanlış anlaşılmalardan, yetersizliğin aslolduğu yerden
Montmarte’a yel değirmeni çizenlerden, martyre’lerden: Cemil Meriç
kolsuz kahramanla soluk soluğa Abdullah Ziya
Abdullah Djevdet ve Mizancı ve Prens ve Rıza ve’den
ama hayır! jön değiliz, kese de şangırdatmadık
tek bir söz, belki hepsi onu söyledik geleli’beri

biz buraya hiçbir yerden geldik

yenilmişler için dördüncü parça

aklımın sınırlarında dolaştım
uçuruma inmeyecek kadar temkinli miydim yoksa
yoksa sandığım kadar değil miydim? ne çok soru
kırılan sesler kırıldıkları yerde kalmıyor işte
an dokunaklı bir halden çok, hazin
olmakla aramızda nasıl da uzuyor ara
yara büyüyor aldırmazlığın kara gözlerinde
işte, ayaklarım bir iklimden diğerine duruyor
hiçbir yere, ah! bun hiçbir yere gitmiyor

ne söylememi istiyorlar, yanıldığımı mı
zamansız bir Akhilleus muyum sanki; yok
aklımın ufkundayım, görüyorum sırtlanları
iktidar ve muhalefet! yerin dibine batsın düalite
ete saplanmış bir aşk nasıl haz verir, kim bilir
kim bilir tırnakların söküldüğü kara gülüşü
dil iskelesinde karaya oturan kayık nasıl dağılır
kim bilir hazzın bütün iskeletlerinden geçtiğimi
gözüm arkada değil içerdedir. sözüm

… sözcükler, tutsaklığım benim

yenilmişler için beşinci parça

“Bülent’e, Nihal’e, Ayşe Sıla’ya”

yurdum, uzun gözlü akşamın yurdu
birlikte çıktığımız bütün yollarda sarsak adımlarımla
adımla kaldım tek yönlü gidişlerde
-yolunu yitirmiş bir kurtarıcının düşleri nedir ki? -
nedir ki bir Ukrayna boşluğunda çırpınmak
on birinci paralelden geçmek neyi değiştirdi
neyi değiştirdi Althusser? işte
: altmış sekizi satıyor çocuklar, büyüdüler
erdiler bir tasarım köprüsünün ne çabuk berhava olduğuna

“kardeşlik, müsavat, adalet! ” – süt kokuyor
yüzyılların ağzı, süt kokuyor Cenevreli Saatçı ve Berlin Kartalı
yurdum, Türkiye’m, gitgide büyüyor gölgelerin dansı
büyüyor kanser bilginin kalbine
kırlardan şehirlere büyüyor iktidar
çırpınıyorum Eskişehir Marşı’yla
Papa’nın ruhuyla Dört Motorlu Pamela şimdi bütün umutlar
şimdi hiçbir uçak çek! ilmiyor Küba’ya

zamanın dar kapısında düşler sıkıştı
seksen dört, ah kara kehanet! in cin
ve İncil’in satır aralarına santraller kuruldu
akdimiz eski ahitte sular ayırırdı
on iki yol açardık yoksulların yazgısına
çoktuk, haklıydık, belki azdık – ne çıkar –
mermere dönüştükçe meydanlarda, erimeye başladık
yalnız Bakara mı kaldı; kan kan kan
bir kırmızı güldür İnsan’ın içine akan

ey bütün dağların ardındaki çok kuş; otuzlar da dağıldı
en sıkı öpüşlerle suçortağımız kaldırımlara dağıldık
yurdum! biz bu cumhuriyete yaban kaldık Orhan Alkaya

Yani vatandaş böyle diyor. Şaşmamak elde mi yoksa el mi şaşkın, sizlere bırakıyorum … yani diğer açıdan yukarıda güzel sözlerini satırlara döken şair yenilgisini nasıl kutluyor veya bu sözler kulağa neden “bu kadar boşken” hoş geliyor? Şairin aklındaki karmaşa aklımızdaki düzene ne kadar uyuyor?

Nörolojik açıdan ele alınmadıkça insana pek söz geçiremiyoruz yani..

Selam ve saygılar.

Ömer Serdar

Bulamadığınız tüm Kitaplar

Pzt, 12/19/2011 - 09:39

Kitaplarımın ne kitapçılarda ne yayınevinde kalmadığına dair şikayetlerin bana sadece özel mesajlar ve mail yoluyla bildirilmesi, edinme yolu sorulması o kadar çoğaldı ki son zamanlarda, ben de içimden dedim ki yahu bu gizli özel bi şey mi, neden açıkça sorulmuyor neden açıkça fizik ve net alemine beyan edilmiyor? Sonuçta ben kitaplarımdan utanıyor değilim, açık açık yazılmasından ancak memnuniyet duyarım. Velakin onların artık hiç biyerde bulunamaması da hiç derdim değil. Bana ne, ben pehlivanları sahaya davet ettim, “saldım çayıra mevlam kayıra” diye duasını ettim. Artık güneş batana kadar yenişsinler, elimden başka bişey gelmez

as: Demek ki Türkiye’de internetten elektronik kitap satışında bir açık var Peki niye yeniden basım olmuyor? Korsanlar da mı basmıyor?

sa: yaw ben kamuoyu genelinin talep ettiği bi sansasyona karıştım mı?

as: şart midur?

sa: evet şarttır. Serbest piyasa koşulları

(aslında ben bi çok sansasyona karıştım ama hiç biri kamuoyunun (genelin) talep ettikleri değildi)

db: Nasibi olan bulur

sa: En az anlaşılan (yine de tükenmesi tuhaf) kitabım Bir Kadını Öldürmek (kısaca BKÖ) sekiz sene sonra okuyucusuyla gerçekten buluşmaya başladı sanırım. Geçen hafta Ankaradan gelen bi okurum, kitabı ikinci kez okuduğunu her bi yerinin defalarca çizdiğini söylemişti, gözlerinde hayranlık ve sevgi vardı (üzerime alınmadım, çünkü o güzel gülüşlü hanım aslında varoluşu seviyordu, kendini seviyordu bunu anladım ve bu harika). Dün de bana şu maili göndermiş: “nasıl pırr pprr okuyorum yazılarını …anlatamam çok lezzetli olmuş yine.(Sitedeki yazılarımı kastediyor bu kez) sanki yazmayı becerebilsem aynı şeylere dokunur yazardım gibi geliyo nedense aşk gibi yazıyosun AŞKKKK ) teşekkürler ellerine sağlık ,iyi hafta sonları”

ha: ben de senin kitaplarını almak istediğimde sıkıntı yaşamış ama ısrarla talebimi iletmiş ve takibini de yapmıştım.kitapevleri bu talepleri not alıyor ve istekleri kısa sürede temin ediyorlar.kitaplarını bulamayan arkadaşlara bu konuda ısrarcı olmalarını öneriyorum:)

sa: o durum sanırım dört sene öncesi için geçerliydi.

as: Elektronik formatta vardır ama sizde?

sa: En azından Venüs Bağlantısı internete bağışladığım için bulunabilir. Diğerleri bilgisayarımda mevcut evet

bt: yayınevini gözden geçirsen iyi olur diye düşünüyorum.

sa: kimin ihtiyacı varsa o düşünsün

as: ihtiyacı olan çaba göstersin diyorsunuz

sa: bak ne demişim yazımın sonuna: “Bana ne! ben pehlivanları sahaya davet ettim, “saldım çayıra mevlam kayıra” diye duasını ettim. Artık güneş batana kadar yenişsinler, elimden başka bişey gelmez” . Aslında elimden başka bişey gelmezi de şöyle tercüme edeyim:” daha fazla bişey yapasım yok” Neden? Dünya bi mucize, sonsuzca bi mucize, burada olduğum sürece o kadar çok zevkli uğraş var ki, ihtiyacım olmayan bişeye vakit ayıramam; çünkü vakit ben–im.

as: yoksa yazar kaprisi mi? “bana ne, ben yazdım koydum, siz kovalayın” mı? “biraz da siz çaba harcayın” mı?

sa: Ordan nasıl duyuluyo sesim ben bilmem Bu işin sadece iki ucu yok, yani yazar ve okuyucu şeklinde konuyu aristo mantığı gibi ya o ya da şu durumuna indirgeyemeyiz. Arada bi çok başka unsur var, yayımevleri, dağıtıcılar, medya, eleştirmenler, para, genel hipnoza uygunluk, kamuoyu, vs vs.  Zaten konu bi tek benim kitaplarım olsaydı tamamen önemsiz olurdu. Bu bulamadığınız tüm kitaplarla ilgili bir konu

as: hep böyle genelleştirme eğiliminde misinizdir?

sa: Genelleştirmenin tam bir öküzlük olduğunu bilmeme karşın, bu işlemi yapmaksızın bilim yapmanın henüz yolu bulunamadı. Fakat en azından ben genelleştirmenin eksikliğini sık sık dile getiririm. Siz yeni katıldınız aileye belki görmediniz.

as: estağfurullah

sa: Zaten öküzlüğün sorumluluğunu tek başına üzerime alacağımı sanmamıştınız herhalde! Dünya hala öküzün iki boynuzu arasında duruyor. Ben de bizatihi buna dikkat çekmeye çalışanlardan biriyim.

as: genelleştirme, kavramsallaştırma için ilk adım tabii ki, ama her zaman problemlidir tabii, Aristo’dan ve hatta Plato’dan beri, masa ne zaman masa olmaktan çıkar? ne zaman masa olur? kaç ayaklı olunca masadır? ayaksız da olur mu?

sa: Doğrudur.

http://sibelatasoy.com/?p=6201

MAVİSAKAL – ÇÖZÜMLEME-1

Çrş, 12/14/2011 - 19:09

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının en dikkate değer masallarından biri de Mavisakal” dır. Clarissa Estes’in en uzun ve detaylı çözümlemelerinden biri de doğal olarak bu masala aittir. Mayıs Masalı olarak düzenleyip grubumuza gönderdiğim Mavi Sakal’ın  çözümlemesini de başta kendim olmak üzere hepimiz için yeniden hatırlamak amacıyla düzenleyip gönderiyorum.Uzun bir çözümleme olduğundan bölümlere ayırdım.   Sevgilerimle..

MAVİ SAKAL – ÇÖZÜMLEME

Vahşi doğayla bir ilişki geliştirmek, kadının bireyselleşme sürecinin temel unsurlarından biridir. Bu ilişkiyi kurmak için kadın karanlığa dalmalı, ama aynı zamanda telafisi mümkün olmayan bir şekilde tuzağa düşüp yakalanmamalı, oraya giden yolda ya da dönüşte öldürülmemelidir.

Mavisakal öyküsü tüm kadınların psişelerinde bulunan ve onları esir alan o karanlık, doğuştan yok edici olan adam üzerinedir. Psişenin doğal yok edicisine gem vurmak için kadınların tüm içgüdüsel güçlerine sahip çıkmaları gerekir. İçgörü, sezgi, sabır, inatçı sevgi, keskin bir duyarlık, uzağı görme, net bir işitme duyusu, ölüler üstüne şarkı söyleme, sezgisel iyileştirme ve kendi yaratıcı ateşlerine yönelme bu güçlerden bazılarıdır.

Mavisakal masalında ortaya çıkan sorun şudur: Mavisakal, psişenin genç, dişil güçlerinin ışığına izin vermek yerine, içinde büyük bir öfke besler ve psişenin ışıklarını öldürmeyi arzular. Böylesine habis bir oluşumda, bir zamanlar ışıktan daha iyi olmak isteyen ve bundan dolayı da inayetle bağları kopan, tuzağa düşürülmüş biri olduğunu hayal etmek zor değildir. Sürgün edilenin bu olaydan sonra neden bu denli zalim bir biçimde başkalarının ışığının peşinden koştuğunu anlayabiliriz. Eğer kendisi için yeterince ruh toplayabilirse, sonunda karanlığını kaldıracak ve yalnızlığını onarabilecek bir ışık kaynağı oluşturabileceğini umduğunu düşünebiliriz.

Bu anlamda, daha masalın başında ıslah olmamış yönüyle korkunç, alt edilmesi son derece güç bir varlıkla karşı karşıya kalırız. Ancak, bu olgu, masaldaki en küçük kız kardeşin kabullenmesi gereken en önemli gerçeklerden biridir. Tüm kadınların da kabul etmesi gereken bu gerçek, hem içeride, hem dışarıda, doğal benliğin içgüdülerine muhalif hareket edecek bir güç bulunduğu ve bu habis gücün ne ise o olduğudur.  Böyle bir güç karşısında acıma hissine kapılabilsek de, ilk işimiz onu tanımak, onun yıkımlarından kendimizi korumak ve nihayet, onu ölümcül enerjisinden yoksun bırakmak olmalıdır.

Mavisakal kurnaz bir izsürücü gibi en küçük kızın kendisiyle ilgilendiğini, yani kurban olmaya gönüllü olduğunu hisseder. Ona evlenme teklif eder ve kız da gençliğinin verdiği coşkulu bir anda ( çoğu zaman aptallık, haz, mutluluk ve cinsel ilginin bir bileşimidir ) evet der. Hangi kadın bilmez bu senaryoyu?

AV OLARAK SAFDİL KADINLAR

En küçük kız kardeş, kardeşlerin en gelişmemiş olanı, safdil kadınlarla ilgili en insani öyküyü sahneye koyar. Geçici olarak, kendi içindeki avcının eline düşer. Fakat, sonunda kurtulmayı başardığında daha bilge, ve daha güçlüdür ve kendi psişesinin kurnaz yok edicisini bir bakışta tanır.

Masalın altında yatan psikolojik öykü, doğuştan gelen yok ediciyi henüz tanımayı tam olarak öğrenmemiş olan daha yaşlı kadınlar için de geçerlidir. Belki de bu kadınlar sürece tekrar tekrar baştan başlamış, ama rehberlik ve destekten yoksun olduklarından, henüz sonunu getirememişlerdir.

Öğretici öykülerin bu kadar besleyici olmasının nedeni budur; beklenmedik bir engelle karşılaşılan işlerin bile tamamlanabilmesi için giriş haritaları sağlar. Mavisakal öyküsü ister çok genç olup yok ediciyi yeni yeni öğrenenler, isterse onyıllarca onun tarafından rahatsız ve taciz edilmiş olup sonunda, onunla nihayi noktayı koyacak savaşa hazırlananlar olsun, bütün kadınlar için değerlidir.

En küçük kız kardeş, psişedeki yaratıcı potansiyeli, coşkulu ve üretken bir hayata doğru giden gücü temsil eder. Ancak, dikkatli olmak ve başka türlü davranabilmek yönündeki içgüdüleri kusursuz olmadığından, zalim bir adamın ganimeti haline gelmeyi kabullenince yolunu kaybeder.

Psikolojik olarak, genç kızlar ve delikanlılar, kendilerinin av oldukları gerçeğini sanki görmek istemezler. Kimi zaman, tüm insanlar tamamen uyanık doğsaydı hayatın çok daha kolay ve çok daha az acı verici olacağı düşünülse de, herkes aynı düzeyde uyanık değildir. Hepimiz anlagen, bir hücrenin ortasındaki potansiyel gibi doğarız. Biyolojide anlage, hücrenin “oluşacak olan” diye nitelenen bir parçasıdır. Zamanla gelişip bizi tamamlanmış biri haline getiren ilksel madde, işte bu anlage’nin içindedir.

Demek ki, birer kadın olarak yaşamlarımız anlage’nin hızlandırılmasıyla ilgilidir. Mavisakal masalı bu psişik merkezin, büyüyen bu hücrenin uyandırılması ve eğitiminden söz etmektedir. En küçük kız kardeşin, çok zarif biri olduğuna inandığı bir güçle evlenmeyi kabullenmesi, bu eğitimin bir parçasıdır. Masallardaki evlilikler, arzulanan yeni bir durumu, psişenin açılmak üzere olan yeni bir tabakasını temsil eder.

Ancak, genç eş kendini aptal durumuna düşürmüştür. Başlangıçta Mavisakal’dan korkuyordu, ihtiyatlıydı. Bununla birlikte, orman gezisinden bir parça hoşlanması, sezgisini dinlememesine neden olur. Hemen her kadın bu deneyimi en az bir kez yaşamıştır. Sonuçta Mavisakal’ın tehlikeli değil, yalnızca kendine özgü ve ilginç biri olduğuna kendini inandırır. Ah ne kadar aptalca! Şu küçük ve yaşlı mavi sakalcığı ne akla hizmet bu kadar itici buluyorum ki? Kızın vahşi doğası durumun farkına varmıştır ve mavi sakallı adamın ölümcül olduğunu bilir, ama safdil psişe bu içsel bilgiyi yadsımaktadır.

Alarm sistemleri henüz gelişmemiş olan bu kadar genç bir kadında böylesine bir yargılama hatası neredeyse alelade bir şeydir. İçsel uyarıları vahşi olandan neredeyse duyamayacakları kadar uzaklaşmış olan yetişkin kadınlar da yine safdilce gülümseyerek ona doğru ilerlerler.

Bütün bunlardan kaçınmanın mümkün olup olmadığını merak ediyor olabilirsiniz. Hayvanlar dünyasında olduğu gibi, bir genç kız da yok ediciyi ana babasının öğrettikleri yoluyla tanımayı öğrenir. Ana babanın sevgi dolu rehberliği olmadan daha yolun başında kaçınılmaz bir biçimde bir ava dönüşecektir. Sonradan geriye baktığımızda cezp edici bir düşüncenin ya da bir yönüyle göz kamaştırıcı bir kişinin, geceleyin psişik pencerelerimizden süzülüp neredeyse hepimizi hiç değilse bir kez savunmasız yakaladığı hissini yaşadığımızı anımsarız.

Ancak, akılcı bir ana babanın elinde büyüseler bile, genç kızlar, özellikle on ikinci yaşlarından itibaren, arkadaş grupları, kültürel güçler ya da psişik baskılar tarafından ayartılıp kendi gerçeklerinden uzaklaştırılırlar ve böylece kendilerini keşfetme sürecinde son derece pervasız bir risk-alma davranışı sergilerler. Doğru bir şekilde kullanılmaları halinde dünyanın güzel bir yere dönüşeceğine inanmış daha büyük genç kızlarla çalışırken, kendimi her zaman yaşlı bir boz köpek gibi hissederim. Pençelerimi gözlerime koyup inlemek isterim, çünkü onların görmediği şeyleri görürüm ve özellikle rahat durmaz, söz dinlemez kişiler olmaları halinde, sarsılıp uyanmadan önce hiç değilse bir kereliğine yok ediciyle ilişkiye girmekte ısrar edeceklerini bilirim.

Hayatlarımızın başında kadına özgü bakış açımız çok safdildir, yani örtük şeylerle ilgili duygusal kavrayışımız çok zayıftır. Safdilizdir ve kendimizle konuşa konuşa, kendimizi son derece karmaşık durumların içinde buluruz. Bu meselelere dair yöntemlerde erginlenmemiş olmamız, hayatımızın henüz yalnızca aşikar olanı seçebildiğimiz bir döneminde olduğumuzu gösterir.

Öyküdeki en küçük kız kardeş kendi zihinsel süreçleri konusunda safdil ve kendi psişesinin öldürücü yönü konusunda tamamen cahil olmakla kalmaz, egonun hazlarına da kolayca kapılır. İyi ama neden olmasın? Hepimiz her şeyin harika olmasını isteriz. Sorun şu ki, ego kendini mükemmel hissetmek ister, ama bu şiddetli cennet arzusu safdillikle birleştiğinde, bizi doyuramamanın ötesinde, yok edicinin yiyeceği haline de getirir.

Canavarla evlenmeye böyle rahatlıkla razı olunması, aslında kızlar daha çok küçükken, genellikle beş yaşından önce yapılan bir seçimin sonucudur. Kızlara, her türlü tuhaflığı- ister sevimli, isterse de sevimsiz olsun- görmezden gelmeleri, onları hoşa gider hale getirmeleri öğretilir. En küçük kız kardeşin, “Hımm, sakalı aslında o kadar da mavi değil,” diyebilmesinin nedeni bu eğitimdir. “Nazik olma”ya dönük bu ilk eğitim, kadınların sezgilerini umursamamalarına neden olur. Bu anlamda onlara bilerek yok ediciye boyun eğmeleri öğretilmiştir.

Masalda anne bile hileye ortak olur. Pikniğe gider, “birlikte yolculuk etmeye razı olur.” Kızlarından hiçbirine herhangi bir uyarıda bulunmaz. Genellikle çok küçük kızlar ya da annesiz büyümüş kadınlar için söz konusu olduğu gibi, buradaki biyolojik annenin ya da içsel annenin de uykuda ya da safdil olduğu söylenebilir.

Ne ilginçtir ki, masalda ki büyük kız kardeşler, Mavisakal onları çok romantik bir şekilde ve cennetteymişler hissini uyandırarak eğlendirip ağırlasa da, ondan hoşlanmadıklarını söyleyerek belli bir bilinçlilik gösterirler. Demek ki, öyküden çıkan bir sonuç da, psişenin büyük kız kardeşlerce temsil edilen bazı yönlerinin içgörü açısından biraz daha gelişmiş olup, yok ediciyi romantize etmeye karşı uyaran bir bilgiye sahip olduğudur.

Sözgelimi, safdil bir kadın hep kötü eş seçimleri yapmış olsun. Aklının bir köşesinde bu örüntünün yararsız olduğunu, bunu bırakıp farklı bir değeri izlemesi gerektiğini bilir. Hatta çoğu zaman gerisini nasıl getireceğini de bilir. Ama onu bu yıkıcı örüntüyü sürdürmeye zorlayan bir şey, Mavisakal’dakine benzeyen bir tür büyülenme hali vardır. Çoğu durumda, kadın eğer eski örüntüye kısa bir süre daha tutunursa, aradığı cennet duygusunun, sonraki kalp çarpışında mutlaka ortaya çıkacağını sanır.

Bir kadın kendini ne tür bir ikilemde bulursa bulsun, psişesindeki ablalarının sesleri onu bilinçli davranmaya ve seçimlerinde akılcı olmaya yöneltmeye devam eder. Bunlar, kafanın arkasında bulunup gerçekleri fısıldayan sesleri temsil eder.

Yazgının yolunu çizen evlilik de böylece teşrif eder; şirin ve safdil olanla korkakça bir alçaklığa sahip olan karanlık güç birbirine karışır. Mavisakal seyahate çıkıp evi terk ettiğinde, bir şey dışında istediği her şeyi yapmaya yüreklendirilen genç kadın, buna karşın daha fazla değil de, daha az yaşıyor olduğunu kavrayamaz. Birçok kadın Mavisakal masalını harfi harfine yaşamıştır. Henüz yok ediciler konusunda safdilken evlenen bu kadınlar, hayatlarına yıkım getiren birini seçerler. Bu kişiyi sevgiyle “iyileştirmeye” kararlıdırlar. Bir şekilde evcilik oynarlar. Vakitlerinin büyük bir kısmını, “ Sakalı aslında o kadar da mavi değil,” diyerek geçirdikleri söylenebilir.

Sonunda bu şekilde esir düşen bir kadın, kendisi ve çocukları için istediği nezih bir hayata yönelik umutlarının giderek azaldığını görür. Hayatının bütün yıkımının bulunduğu odaya çıkan kapıyı eninde sonunda açması beklenir. Hayatını çekilmez kılıp içini boşaltan belki de gerçek eşidir, ama kendi psişesindeki içsel yok edici de onunla birlikte çalışır. Kadın çaresiz, güçsüz olduğuna inanmaya zorlandığı ve/veya doğru olarak bildiği şeyleri bilincine kaydetmeyecek şekilde eğitildiği sürece, psişesinin kadınsı itki ve yeteneklerinin kökü kazınmaya devam eder.

Genç ruh, yok ediciyle evlendiğinde, hayatının bir açılım olması beklenen döneminde esir düşer ya da denetim altına alınır. Özgürce yaşamak yerine, sahte bir hayat yaşamaya başlar. Yok edici, kadını aldatır ve öldürmeyi planladığı halde şu ya da bu şekilde onu kraliçe yapacağı vaadinde bulunur. Tüm bunlardan bir çıkış yolu vardır, ama bir anahtara sahip olmak gerekir.

Devam edecek-

Düzenleyen Hanife Altuntaş

Sekse dair -1

Çrş, 12/14/2011 - 12:54

Şuralarda (Facebook) iki yıldır geziniyorum da kimsenin hangi yemeği ne için yediği,ya da yemediğine dair hiç bi beyan ve anlaşmazlık görmedim. Öyleyse seks hakkında neden bu kadar gizli açık anlaşmazlık var anlamış değilim.Aslında sorun nedir gerçekten de merak ediyorum. Günaydıınnnn frekanslar, güneş tam gözümün içine girdi şu an

**

Yiyecek (seçiminden, hazırlanışından,tüketiminden, hazmından boşaltımına kadar tüm süreçleri) ile seks arasındaki benzerlikler ve farklılar nelerdir. Bence öncelikle benzerliklerden başlayalım. Herkes aklına geleni söylesin.

sa:Her ikisini de kadınlar seçip alılar ve eve getirirler, bazen de kocalarına sipariş ederler. (ben ucundan başlayayım dedim.)

gk: İkisi de iştahla ilgili.İkisi de bastırılınca hastalıklar ortaya çıkıyor.

sa: örneğin alış verişe açken gitmeyin diyor araştırmalar. Reklamlar da “açken sen sen değilsin” diyor. Astsolist tribi durumları da var. Peki yiyecekleri nerden nasıl alıyorsunuz, nasılseçiyosunuz, liste yapıyo musunuz önceden vs? bunlar çok önemli. Yemek pişirme aşamasına gelene kadar malzemelerin seçimi var, ben o kısmı daha çok önemsiyorum galiba.

gk: Koku beyin diyorum:)))Koku beyin olmasa yediklerimizden zevk almazdık,karşı tarafın feromonlarının da farkında olamazdık.Burun cinsel bir organ:))))

sa: Bu güzel bi nokta (hatta süper), yani yiyecek seçiminde dikkate aldığın tek unsur bu mu?

gk: Güzel kokması lazım.İştah koku ile ilişkili.Koku alamadığım durumlarda yemek yemeyi sevmiyorum.Saman gibi geliyor her şey:)))

sa: süper, velakin tüfek (parfüm-hay bat-may-ası fransızlar) icad oldu mertlik bozulmadı mı? bu durum nasıl aşılabiliyor? Ya da aşılabiliyor mu?

Ne işi var meranın burda demeyin şimdi, azıcık düşünürseniz bi ilgi bulabilirsiniz-ben buldum walla): Geçenlerde benim için müthiş aydınlatıcı olan Alıç Ağacıyla Sohbet kitabını gözden geçiriyordum ve gözüm meralarla ilgili bölüme takıldı. Yazar, meraların mümkünse bi kaç tane olması ve sırayla kullanılması gerektiğini söylüyor ve burada çok önemli ve hayati bi nokta olduğunu hatırlatıyor şöyle ki; meranın içindeki ot ailesi, belli bir orana ulaşılıncaya kadar yenirse ve sonra kendi haline bırakılırsa kendini kolayca yenileyebiliyormuş. Oysa belli bir oranın üstünde yenilirse artık bir daha bütünselliğini yeniden yapılaştıracak imkanı kayboluyor ve o mera zaman içinde ölüyormuş!

ha: seçimde benim için en önemli kriter- ve sanıyorum biçoklarımız için de- taze olması.bunu da renginden, görünüşünden anlarız, bi de elleriz mıncıklarız orasını burasını.yani, rengi tam da olması gerektiği gibi olacak, ne ham ne de çok beklemiş, bozulmaya yakın olacak. ben olgun seviyorum mesela:)

Sadece görünüşüne aldanıp eve getirdiğimiz sebzeler ve meyveler de var elbet. bir de bakıyorsunuz ki ne tadı var ne de tuzu.dünya kadar para verip aldığınıza mı yanarsınız, yemeğinizin berbat olduğuna mı?:)

sa: Doğru, zaten bi de çağdaş(!) dünyada yiyecekler hep ambalaj içine konuldu, kokusunu filan alamıyosun, mıncıklayamıyosun. Sadece reklamlerdaki kadınların erkeklerin ve çocukların ağızlarını şapırdatmalarını görebiliyosun. Bu durumu nasıl aşıyorsunuz?

ha: ben mümkün mertebe pazara gitmeye çalışıyorum.pazarcılarla kavga etme pahasına dokunarak koklayarak yapıyorum alışverişimi.alışveriş merkezinden almak zorunda kaldıysam da olası sonuçlarını hesaba katarak pişirme aşamasında yapacağım yemeğe daha fazla tat lezzet katmaya çalışıyorum.

sa: Peki internetten alışverişe ne diyorsunuz, örneğin ben bazen internet pazarlarından alışveriş yapıyorum. Senin deyişinle ne koklama ne mıncıklama ne de görme duyuları yok orda velakin ben yine de başka duyu organlarımın işin içine karıştığını ve beni pek yanıltmayan alışverişler yaptığımı biliyorum (deneyimlerden)

ha: internet alışverişi esnasında hep biraz endişeli oluyorum ben sanki.belki de duyu organlarımın önemli bir kısmı işe müdahil olamadığındandır bu.ama sonuçta bu alışveriş seçeneğinde canımı sıkan birşey yaşamadım hiç.geçenlerde ikinci el bir …kitap almıştım/k.onu elimde tutarken nedense hiç tanımadığım sahibinin onu ilk satın aldığı andan itibaren uzun bir yolculuğa çıkardı beni.tanımlamalar işin içine girmese dahi bir şekilde o kişiyle aramda enteresan bir bağ oluştuğunu hissettim nedense. sa -gerektiği kadar devam edecek,siz de yiyecek seçme yöntemlerinizi bi zahmet edip yazıverin yorumlara lütfen-

http://sibelatasoy.com/?p=6015