Sibel Atasoy

İçerik yayınları
Öyle ya da Böyle...
Güncellendi: 1 gün 2 saat önce

BİR KÖPRÜDEKİ İNSANLAR

Cum, 02/03/2012 - 13:27
Garip bir gezegen, garip insanlarıyla. Zaman teslim olur, ama tanımazlar. Protestolarını ifade etmenin yolunu bulur, Resimler yaparlar, bunun gibi mesela: İlk bakışta özel bir şey yok. Su görürsün Bir sahil görürsün. Akıntıya karşı zorlukla giden bir tekne görürsün. Suyun üstünde bir köprü ve üstünde insanlar görürsün. İnsanlar görünür şekilde adımlarını sıklaştırır, çünkü demin başlamıştır bir yağmur kara bir buluttan aşağıya kamçılarcasına. Mesele şu ki arkasından hiçbir şey olmaz. Bulut ne biçimini ne rengini değiştirir. Yağmur ne yoğunlaşır, ne durur. Tekne hareketsizce süzülür. Köprüdeki insanlar biraz önce bulundukları yere koşarlar. Burada araya sokuşturmadan olmayacak: bu hiç de öyle masum bir resim değil. Burada durdurulmuştur zaman. Yasaları çiğnenmiştir. Gelişen olaylara etkisi engellenmiştir. Hakaretle defedilmiştir. Bir âsinin sayesinde, belirli birinin, Hiroşige Utagava diye (nasıl olmuşsa, aslında uzun zaman önce hayli usulünce aramızdan göç etmiş bir yaratık) zaman tökezleyip düştü. Belki de önemsiz bir kapristi, birkaç galaksiyi örten uçuğun biriydi, ama belki şunları da eklemeli: Buralarda uygun görülür bu küçük resme büyük itibar göstermek, hayranlıkla bakıp çağdan çağa heyecanla titremek. Bazıları için bu yeterli değil. Boşanan yağmuru bile işitirler, boyunlara ve omuzlara düşen serin damlaları duyarlar, köprüye ve insanlara bakarlar, sanki orada kendilerini görmüşçesine hep aynı hiç bitirilmeyen koşuda ebediyen yol alınacak sonsuz bir yol boyunca ve utanmazlık içinde inanarak işin aslında böyle olduğuna. Wislawa SZYMBORSKA Çeviri: Osman DENİZTEKİN
Kategoriler: Blog

Bozulan kim?

Cum, 02/03/2012 - 11:08

Her gün birbirinden değişik. Sınırsız kostüm dolapları olan starlar gibi olduk. Üstelik hangi giysiyi seçeceğiz diye düşünmemiz de gerekmiyor, öylesine yerinden havalanıyo ve üstümüze geçiveriyor! Dün atlatılması güç bi gün oldu, yoğun bi basınçlla geldi yumuşayarak gitti. Bizler de hayatımızın ilk’lerini yaşamaya devam ediyoruz. Yeni Dünya her şekilde bizi şaşırtan bi giriş yapmıştı ve öyle devam ediyor. Bizse öncelikle rüyalarda ve günlük aldığımız her basit kararla onu biraz daha kesinleştiren resim boyayan çocuklarız.

**

Kendi hızımıza yetişemiyor gibiyiz.

**

Son yıllarda doğa konusunda duyarlı insanların çoğalması ve bu sorumluluğu çocuklarına da geçiriyor olmaları (umarım zevkle, öfkeyle değil) çok hoşuma gidiyor. Sloganlarını buralarda her yerlerde görüyorum: doğayı bozma gibisinden şeyler. Niyeti anladığım için hep destekliyorum fakat biraz gülümsemekten de kendimi alamıyorum. İçimden bi ses “ayol o bozulmaz sen kendine bak! bozulmuş olan sizlersiniz” diyo. Tabi “ses” insanlığın kendini doğallıktan koparmış olduğunu kastediyor.

**

Güçlü kadınlar vaktinden önce geldi mi, erkekleri de rus erkekleri gibi oluyor (genelleme için özür), hep sarhoş, amaçsız, dengesiz, kavgacı, uykuda! Zaten kadınların 5000 yıldır geri çekilmeleri de erkekle temsil edilen “eril bilincin” hatta birey bilincinin güçlendirilmesi içindi. Ben bu konuyu iyi inceledim. O isimsiz karısı Deli Dumrul için hayatını Azraile vermeseydi, ortada bi eril bilinç filan kalmamış olacaktı zaten. Tek tanrılı dinlerin doğuşu, kadınları bastırması hep bu plan dahilinde yapılmıştı. Kimse kimseye kızmasın. Kadınlar zamanında verdikleri kararı (üzerinde anlaştıkları ve yaptıkları sözleşmeyi ) unutmasın! Kimse kimseyi kandırmasın! Artık tüm eski sözleşmelerin fesh edildiği zamana geldik. Umarım söylediğim bu şeyleri bi anlayan olur.

**

Kategoriler: Blog

Büyülü Çiçek – Arzu – MED CEZİR

Cum, 02/03/2012 - 08:24

Kime ait olduğu o kadar önemli mi?!

Çiçeğin gözünde arzunun büyülü çekiciliğini görüyor musun?

Var olan her şeyin içindeki şey işte bu!

Sonsuz derinliğine çekmek için seni, ne kadar da masumca b-akıyor.

MED CEZİR

Ay ile ilgili söylenebilecek, özgün bir özellik de, Med-cezir oyunudur.Özgün Med – Cezir veya gelgit adiyla bilinen çekimsel tabiat olaylari Ay ve Günes’in konumlarinda meydana gelen değisiklerden kaynaklanir.
Gelgit, bir gök cismi üzerinde baska bir gök cisminin, çekim kuvveti etkisiyle olusturduğu biçimsel bozulma olayidir. Bu kuvvetler okyanuslarda, denizlerde, karada, hatta atmosferde gelgit olaylarina neden olur. Ancak bunlardan en önemlisi denizlerde olanidir.
Günes, Ay ve Dünyanin hareketlerine bağli olarak, değisik uzunluklardaki sürelerde gelgit olaylari meydana gelir. En belirgin ve güçlü olan gelgit ise Ay ve Güneş’in ayni doğrultuda olduklari dönemlerde yani, yeni Ay ve Dolunay evrelerinde görülür.
Küçük çaptaki gelgitler ise Ay’in ilk dört ve son dört devresinde olur. Ay, Günes ve diğer gök cisimlerinin kütlesel çekim kuvvetlerinin etkileri çesitli tabiatsal değisikliklere neden olduğu gibi, insan tabiati üzerinde de geçici rol oynamasi şaşilacak bir sey değildir. Neticede, insan da etki alan ve veren bir enerji kütlesidir…
Gel-git yeni Ay ve Dolunay dönemine rastlar. Med, kuvvetli, Cezir ise zayif anlamini taşir.

Eğer bir gök cismi diğer gök cismi üzerinde böyle bir etki yapıyorsa, bir insan da diğeri üzerinde böyle bir etkiye sebep olur. Sadece sözleri ya da yaptıkları ile değil, salt var olduğu için med-cezir oluşturur.

Hele de aşık olmuş kişilerin durumu çok etkin bence. Çünkü aşık olduğunun çevresinde dönmeye başlayan bir gezegendir AŞIK. Ve düşünün ki onun sırf var olmasından oluşan ne büyük gel-git oluşmaktadır.

Med cezir anlamı itibariyle bana, manik-depresif olgusunu çağrıştırıyor. Bir yükselip-taşıyor, arkasından geriye-derine çekiliyoruz.

Ve sırf doğamız gereği olan bu kıpırtıya abuk subuk değerler yüklüyoruz.

2005 -günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Kategoriler: Blog

İsteğimizle mi doğduk?

Cum, 02/03/2012 - 07:56

Bir arı veya böcek kendi isteğiyle dünyaya gelmiyor, bir insan da kendi istediği için doğmuyor. Aynı durum atomlar, moleküller, hücreler için de geçerlidir. Hiçbir molekül, hiçbir atom kendi istediği için oluşmamıştır. Evrenimizde  %73 H, % 24 He bulunurken, tüm diğer elementler sadece %3 oranındadır. Yani demir, karbon, silisyum gibi büyük elementler, evrenimizde sadece %3lük bir oranda bulunmaktaysa, evrendeki varlıkların ancak %3ü bilgiye dayalı karşılıklı etkileşimler içinde bir şeyler yapıp, bir düzen içinde bir araya gelebilmişlerdir. Hele hele hücre, hayvan, bitki gibi varlıkların evrensel madde miktarı içinde yeri, milyarlarda bir bile değildir. (İ.Gedik)
Katılıyorum ancak her zamanki gibi çok keskin bi dil kullanılmış. Oysa insan olarak doğmak isteyip istemediğimize dair bilimsel bir kanıt yok. O halde hatırlamıyor da olabiliriz. Ya da başka seçenekler de söz konusu olabilir. Hele hele elementler, atomlar, hayvanlar bitkiler diye bu keskinliği genelleştirmeye hiç hakkımız yok! Biz hiç insan olmanın ötesine/dışına çıktık mı ki bunu bu denli kesinlikle bilebilelim!?
İsmet Beyin niyetinin farkındayım, sadece hocalık üzerine fena halde sinmiş, bu da gerçekte nerdeyse %100 doğrulukla söylediği şeyleri okuyanlarda ters etki yapabiliyor:)

Not: Aslında yukardaki alıntıyı Prof. İ.G’in arılarla ilgili güzel bi yazısından alıntıladım. Belki onu da paylaşırım. Çoğunu biliyordum o bilgilerin fakat arıların birbirleriyle haberleşme sisteminin bilim tarafından bunca kesinlikle belirlenebildiğinden haberim yoktu :)

Kategoriler: Blog

Bu yıl gerçekten başkaymış!

Per, 02/02/2012 - 15:33

Modası geçmiş yöntemleri, kullana kullana eskimiş, her bi tarafına cinsellik/güç arzusu/korku sinmiş kelimeleri kaldırıp bi yardan aşağı atma eğilimindeyim. Yeni kelimeler, yeni söylemler ve yöntemler bulabilecek kadar aklımız, yaratıcılığımız, isteğimiz yok mu bizim? Şu alışkanlık denen yapışkan bulaşıklığı, hele gerçekten istediğimiz bi şeyleri yapma iki fiili arasında yaşanan boşluklara hemen zihinsel konuşmaların hiç izin almadan, arsızca sızıverebilmesini şiddetle kınıyorum :) Her biri önüme geldiğinde çok kes-k-in kovalıyorum, hiç tahammülüm kalmadı yaw! Eski sabırlı sibelden eser yok ortada! Gerçi kendimi tanımlamaya ya da tanımlatmaya da şiddetli bi tepki geliyor içimden dışarı doğru. Gerçekten bu yıl başkaymış

**

Çok şiddetli bi basınç algıladık. Saate bakmadım ancak 12 civarlarıydı sanırım, epeyce sürdü, yeni yeni gevşeme belirtileri var. Diyelim ki ilk baskı 10 üzerinden 8 ise şu an 5′e indi gibi. Adeta bişey bizi ezdi geçti! Hala hayattayız benim bildiğim bu, şapşaneyiz. (bendenizin rasathanesinden yayın-BRY)

Bunu algılayanlar muhtemelen şu sıralar kendileri ile ilgili en önemli sorunu duyumsadılar onu düşündüler ve bu basıncın o sorundan kaynaklandığını sandılar. Aman deyim bi karar almayın basınç geçene kadar. Gerçekten de kişisel olmaktan uzak bişeydi!

**

Genelde de bu tür yayın yapmam (bugün neden yaptım bilinmez), dikkatimi ona vermek istemem. Malum dikkatinizi yönelttiğiniz ŞEY kendisini çağırdığınız sanısına kapılır, davete icabet eder! Bu durumda paratoneri olmayan bi rasathane gibi olunabilir.

Su içelim güzelleşelim

Kategoriler: Blog

Yine Köprü ve belki kıyamet

Per, 02/02/2012 - 08:59

Senden önce köprünle tanıştık Deli Dumrul. (Murathan Mungan)

EmineY:Nasıl bir içsel süreç yaşadı ki acaba böyle dedi ?

ZeynepM: ben konuyu bilmiyorum ama şu an hissettiğim şu köprüyü görüp köprü olarak kulanana köprü bedava..köprüden geçemeyene köprü daha pahalı.. :))

SibelA:Haklısın Zeyno. Köprüden geçip parayı ödeyen bi değiş tokuş yapmış oluyor hiç olmazsa. Köprüden geçmeyip para ödeyenin (çünkü Dumrul döve döve alıyo parayı) durumu daha pahalı!

Emineciğim “köprü” kavramı dehşet bişeydir aslında, sadece Mungan değil hepimiz o dediğin içsel süreçleri bir ucundan yaşamışızdır. Belki duyguyu kavrama transfer edememişizdir :)

EmineY: Hatırlarsanız BAK seansında 1 den 2 ye geçiliyordu . Köprü böyle doğmuştu .Dumrulun halt etmesiydi . İşi yokuşa zora sokma çabasıydı .Sonra 3 ve en son 4 e gitmişti mesele . Dede Korkut da biraz işi hafifleterek anlatmıştı. Oysa ne acılar ve kıyımlar yaşanmıştı süreçte . Masala esas olan mesele dişi bilincin evrimi midir ? yoksa Tanrı yı kabul etme midir ? yada eril bilincin parçalara bölünmesi midir ? tamda hala adını koyamadığım bir süreçtir bu. seninde dediğin gibi hala kavrama tevil edemedim ..sanıyorum arketipik bir eşik tarifi ..

SibelA: Her Mesel her okuyana başka bi noktadan vurur, biricikliğimiz düşünüldüğünde bu da herhalde gayet normaldir. Mungan ve Ben de Köprü kavramı ve oyunun gizemi dışında hiç bi konuda hemfikir değiliz Deli Dumrul meselinde :) Aramızda dağlar yükü fark var. Velakin ikimiz de yazar ve düşünür olarak en azından bakış açılarımızı anlatmayı görev addetmişiz :) BAK seanslarındaki sonuçlar o an itibariyle bana harikulade geliyor fakat hemen sonrasında unutup gidiyorum. Belki moderatör olabilmek için unutmanın ayrıcalığını kullanabilmek gerekiyordur (Bu da fakirin avuntusu olabilir tabi! hahahahahah)

**

Her gün en az bir tane veya daha fazla İLK yaşamaktayım, nerdeyse 2 aydır bu böyle. İlginç bi durum. Bunu zaman mı böyle yaptı yoksa niyetim mi? Ya da her ikisi plus daha başka faktörler :)

**

Kategoriler: Blog

Yine Oyun

Çrş, 02/01/2012 - 18:52

Gerçekten tuhaf bi oyunun içindeyiz, umarım bu oyunu zevkli oynamayı beceririz.

Bu arada gerçekten inatçı bi karla karşı karşıyayız :) şu anda biraz yükselmiş olan güneşin önüne beyaz bi tül geçirdi, onunla hala bakışıyoruz aynı anda her biri birbirini (manyetik olarak) iten kar tanelerinin tipiye yakın bi lapa lapa yağış sürdürdüğünü görebiliyoruz. Her ikisi de gözlerime bakarken yere kadar inen camın önüne bi güvercin geldi ve bi selam atıp gitti. Ben sizlere bunları fotoğrafını çekercesine paylaşmaya çalışırken güvercinin gözlerini kaçırdım :(

ZeynepM: sibel seni çok seviyorum allah şahit sende biliyorsun ki bu evde çok enerjin var..fizik bedenin şu an burada olamasada içimden senle ve bu vesileyle dostlarla nazarımı paylaşmak geldi..malum dün batı çok şey söylemişti..bu sabahta karlı dağ…lar pembe ama karsızlar mordu..karşımda alış veriş merkezi özdilek-niyet-duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var :) sonra doğuya geldim hem çamaşır asıp hemde güneş doğuşunu izlemek için nasıl bir cezbe bu soğukta bakanın içi eriyor..içeri girincede doğuda kalıp izlemek istedim.çift camya güneş ikilendi sonra bir çok oldu.. drekt bakınca bazen içi kararıyor gibi oluyor nemrutta gün doğumunu hatırladım.(tez konum optik hareket ilişkisi o zaman gitmiştim)hemen odaya baktım karanlık.. :)a ne oluyoruz dedim..bedenimde nasıl bir sıcaklık sanki güneş beni okşadı..klimadan daha sıcak ve latif..oysa dışarısı soğuk cam bana soğu ulaştırmadan drekt güneşin özünü verebiliyordu..aşık oldum.. :)) (kendime aşkım herkesce malum :) ) sonra birşeyler yemek için mutfağa batıya gittim..aman allahım bulutlar dağlar evin karşısındaki orman ormandaki ağaçlardaki yansımalar dağda ki latifeler.. ağzım açık kaldı orgazma 5 kala..işte insanlarda böyle kendince yansıtıyorlar ışığı hepsi çok güzeller duygusu geldi..kaynağı özledim..doğuya geldim..güneş yükseldiği için artık onu görmek için oturmam gerekti..armuta oturdum..sehpada da notbook vardı..senin yazını gördüm..içimden yazmak geldi bu en güzel güneşe ve güneşlere..hepimizi çook seviyorum.. muck..

SiibelA: Ahhh zeynep işte bu! Şimdi gerçekten ANladın beni. Yani AN’ına konuk ettin. Şükürler olsun

ZeynepM: cam hakındada yazmak istiyorum.daha önce çalıştığım bir malzeme optik nedeniyle..cam canlı kendi tansiyonu var..silisyum kum yani kaya yani kadim bilgeliklerle dolu..en kırılmaz camların bile ölümsüzlük suyuna batırılırken topuğundan tutulu…p oraya su deymeyen çocuk gibi tek bir noktası var ki onu tuz buz ediyor..camlarımızı temiz tutalım,tansiyonuna dikkat edelim.vuruşun ne zaman aşilin topuğuna geleceği belli olmaz..her an hazır olalım..ölümle koyun koyuna.. :)) sibel ben bu hayatta sen oldum..sen bak ta ben oldun.. aramızda cam kalmadı… :)) aşk bu özleyiş bu hiç belli olmaz..

**

Tıpkı kuşlar gibi, trilyon kere trilyon-hesaba sığmayan kar tanecikleri de birbirleriyle hiç çarpışmadan yağmaya devam ediyor. Ancak Dünya’nın toprağına bastıklarında birbirlerinin üstüne yığılıyorlar ve kısa bi hayatları oluyor, güneş çıkıncaya kadar…

ZeynepM: üstelik hepsi senin daha önceki yazılarında da belirttiğin gibi özel ve biricik..hiç birinin rolü diğerininkinden daha önemli ya da önemsiz değil.rızayla rollerini en güzel şekilde dansla icra ediyorlar..insanın içinden kalkıp bu uyumla dans etmek geliyor..aşka davetiye her biri..gel bize katıl bize davetiyesi..sende kendi dansını uyumla yap davetiyesi.. biriz fark et davetiyesi.. :))

**

Bu arada az da gülelim (az önce mason simgeleriile ilgili bi laf edildiğinden aklıma geldi): Hayatımın tamamiyle farklı iki ayrı evresinde Masonlardan kendilerine katılmam için iki kez teklif aldım. Nazikçe reddettim. Bildiğimden değil hiç bişeye bağlı olmak istemeyen gözlemci durumumdan dolayı. Geçen yaz, (aslında bana 4 yıl önce hediye edilmiş fakat bir nedenle başlayıp devam edemediğim) Fraternis kitabını büyük bir zevkle ve merakla okudum. Belki de ismimden kaynaklanan buraların (anadolu ve civarı) koruyucusu hissi ile, Burak Eldem’in titizlikle observer kalmaya çalıştığı 2500 yıllık öykü bana hoş mu yoksa tanıdık mı geldi bilemiyorum. Fakat işte orada son aşamalarda sıra masonlara gelmişti. Ve bence Burak da o konuda henüz emin değildi; çünkü onbinlerce yıldır öylece birbirine karışan kar suları gibiyiz :)

**

Güle gülee güle güleeeee güle güleeeeeeeeee, sevgili kar frekansım her ne getirdiysen ve götürüyorsan eline sağlık, varol, nurol.

Kategoriler: Blog

Sibel A.Hayatımın esansı

Çrş, 02/01/2012 - 11:44

BAK’ a sibelA’in işlevi soruldu. Resmedecek kişinin rolünün bana söylenmemesi istendi. 24.10.2011

Ekimde yaptığım bu resim oyunu ile BAK seansında gördüğünüz gibi oldukça cesur bir soru yönelttim. Cevabın ne çıkacağıyla ilgili hiç tasalanmadım. Her BAK modere edişimdeki kadar boş ve BİLMİYORdum.

Ortaya çıkan bu tablo (ki şimdiye kadar yaptıklarımın en zoru oldu, çünkü gece başlamıştım, yoruluncaya kadar devam ettim bitmedi, yatıp uyudum. Sabah uyanınca yeniden başına geçtim. Çünkü vizyon zaten bi anda belirmişti ancak benim onu anlayıp resmedecek aracım (bedenlerim) bunu ancak saatlerce süren bi çalışmayla bitirebildi.

Sonuç ilk anda beni şaşırttı. Resimde beni en irkilten tavuk benzeri o şeyin ayaklarıydı. Bu ayakları her daim aynen kırmızı AY gibi irkiltici bulurdum. Ve bu simgenin en eski mitlerden gelen kaos olduğunu internetten bulduğumda şaşkınlığım iyice arttı. Bazı şeyler anlamıştım ancak itirafa, yüzeye çıkarmaya hazır değildim. Bunu Ekimden beri çekmecemde tuttum. Galiba bugün gerçekten bişeyler anlamaya başladım. İşte Sibel A. olarak geçmiş hayatımın özetle esansı:

Sa, dünyaya gerçekten bakmaya başladığı yaşlarda (yedi yaşından itibaren; çünkü öncesi nasıl bakılacağının öğrenildiği daha ana karnında olan süreçtir. Çocuk dünyaya güya gelmiştir ama esas olarak halen anasındadır-ya da ona kim bakıyorsa- onun malıdır. Şu anda sebeplerini anlatmaya gerek görmediğim -çünkü sebepler vasıtadır sadece- bir durumla karşılaştı ve bu durum onu içe çekilmeye itti. Ve sonrasında çok uzun bir hayatı aslında kendi muhafaza kutusunda yaşadı(!), gözlem yaptı, buna yakın-uzak her insan olay, kitaplar, filmler, rüyalar ve vizyonlar dahildi. Dünyada yapılmış her şeyi, her fikri inceledi, mekanizmalarını çıkarıp birbirine bağladı. O hepsinde gözlemciydi. Kendisi ortaya hiç çıkmadı.  O bu duruma “insan olmayı öğrenmek” adını koymuştu. Bununla ilgili tüm serüveni yazdı, içindeki ve dışındakilerle paylaştı. (Gözlemci gerçekten de Fringe dizisindeki Observer’lara benziyor, şu an hatırladım)

Tüm bu süreçte sanki insanmışçasına numara yapmanın gereğini en erken yaşta anlamıştı. Böylece “dünyanın-insanların” ondan aşağı yukarı normal kabul edebilecekleri bi yaşamı sürdürebildi. Kimse ondan görünüşte  şüphelenmedi. Fakat  aslında içlerinden hep bi şeyler geçti sanırım; çünkü hep ondan (SA) biraz çekindiler.

Serüvenlerle dolu hayatının bi evresinde (bi adada robinson hayatı yaşadığı ve ilk kez kendine ait(!) üç tavuk bi horozu varken) tavuklar dikkatini çekti.

Diğer hayvanlarla olduğu gibi onlarla iletişim kurulamıyordu, hiç bişey öğren-e-miyorlardı. Bunu onların pür aptal olduklarına dair önkarar verip kenara ayırdı (çünkü tuhaftı). Bundan tam yedi sene sonra (konuyu bi daha hiç düşünmemişti) bir bilimsel makalede tavukların el kadar hücrelerde doğup 20 günde (özel ışık sebebiyle günü çift yaşatarak) büyütülüp yine orada bi mekanizmayla öldürülüp bizlere sunulduğunu okuduğunda, aniden tavuk yemeyi kesti! Kendince bi sebebi vardı; bunlar sahte tavuklardı, bi kere bile güneşi görmüyor, o tuhaf ayakları ile toprağa basmıyorlardı! Özgür değillerdi! Demek ki tavuk değil başka bişeydiler.

Bundan iki sene sonra bi yarışma için kendisinden bi gerilim öyküsü istendiğinde “uykucu” isimli bi öykü yazdı, öykü tanrı emri gibi bi anda düşünülmeden yazılmıştı. Orada olayın kahramanı olan kadın, tavukları yemediğini; çünkü aptal olduklarını söylüyordu!

Öykü, hem kendi hem de başkaları üzerinde derin etkiler bıraktı ama başka veçheleriyle. Tavuk konusu sadece bi tuhaflık olarak kaldı. Ayılınmadı!

Aradan yedi sene daha geçti. Bi gün çok da hazırlığı olmadan, yine aniden bi doğum yaptı SA. Tarih 20 Aralık 2011 di. Ebesi işini yapıp Doğu Asya da bi yerlere gitti. Yeni doğan kendine isim diledi, bi doktor dostumuz buna talip oldu ve ona Yaşayan ismini koydu. Bütün bunlar her gün anılara yazılıp paylaşıldı. Durum dışarıdan gün geçtikçe tuhaf bi fantezi olarak görünüyordu. SA ise bu durumun sahici bişey olduğunu biliyordu, bu sebeple her şeye rağmen Yaşayan’ın arkasında durdu. Bi çağlayana doğru hızla yol alınıyordu (kendisi görülemese de sesi duyuluyordu!) fakat SA buna, bilerek ölüme karşı kendini bırakma oyununa devam etti. Korkmuyordu. Korkacak hiç bişey olmadığını, ölümden kaçınılamayacağını hep bilmişti.

Yaşayan, SA’nın tüm alışkanlıklarını zahmetsizce değiştiriverdi. Hiç acı ve zorluk yaşanmadı. İsteklerini dile getirmekte ustaydı, üstelik tuhaf bi şekilde mecbur kılıyordu! Tuhaf çünkü bi özgürlük ihlali gibi gelmiyordu SA’ya, öylesine harika bi serüven gibiydi. Değiştirdiği yüzlerce şeyden biri tavukla barışma gereğini hissettirmeseydi. Hemen bi KFC’ye girip ilk tavuğumuzu orada yedik. Güzeldi.

Yaşayan, kırkını doldurduğu gün, SA şiddetle hastalandı(iki gün önce) yine bi bulutun içine girdi. Her zaman olduğu gibi yüksek ateşin kapılarını açtığı kendi koridorlarında dolaştı uzun uzun, her şeyi hatırlamadan hatırladı. Ve bugün sabah aniden Yukarıdaki BAK seansının fotoğrafına bakmak istedi. Onu gördüğünde her şey açığa kavuşmuştu, artık ayılınmıştı. Bu rüya çözümlenmişti ve böylece artık O (Yaşayan mı SA mı bilemiyorum çünkü onları ayıramaz olduk) bu hayatında edindiği tüm bilgisini nefesiyle, tüm niyetiyle boşluğa saldı!
Artık bütün bu esans, evrene dağıldı. Rüyadan uyanıldı.
Tavuk bunda büyük rol oynadı.

Amerikalılar tavuk kelimesini, kadınların korkaklığı ve lezzetini çağrıştırır biçimde kullanırlar. Bazen de birinin korkaklığını belirtmek için sıkça kullanırlar (genelde erkekleri kullanır bu kelimeyi). Oysa tamamen yanılıyorlar! Tavuğun üzerine gidersen hafif kanatlanarak uçuşarak (bi cadı gibi) ve gıdaklayarak geri kaçar evet ama bu öylesine yanıltıcı ki! Çünkü sadece 20 saniye sonra başını çevirip baksan eski yerinde umarsızca toprağı gıdıkladığını, keyifle yiyecek bişey araştırdığını görebilirsin. O hiç bi şeyden korkmaz! Çünkü öğrenmiyor! Korku, herhangi bi şey öğrenirken insana geçen yan tesirdir. Ve hepinizin bildiği gibi dünyayı onun varlığı inşa etti. Şimdiden sonra ne olacak bilmiyorum. Fakat bu erkekler (Amerikalıların kullandığı anlamda) tavuğun neden ilk aksiyonunu görüp orada kalmışlar? Bence hafızamız sadece 12 saniyelik olduğundan!

Aynı zamanda varoluşun tanımlamalarında tavuk-yumurta döngüsü hep kullanılagelmiştir. Önceliğin hangisinde olduğu çözümlenememiştir.

Dik başlı,  asla bişey öğrenmeyen ve sanılanın aksine hiç bişeyden zerre korkmadan işlevine odaklanmış olan tavuğa saygı duymaktayım artık.

Kategoriler: Blog

Burada şimdi güneşle bakışarak

Çrş, 02/01/2012 - 08:30

Günaydınnn frekansslarrr… Güneş tam şu anda tepeyi aşıp gösterdi parlak yüzünü. Şimdi ekranı göremeden yazıyorum artık ne denk gelirse. Sarkıtlar beni şaşırttı yıllar yıllar var ki bu kadar yaklaşmamıştık onlarla. Sivas geldi birden aklıma. Orada birbuçuk yıl oturmuştuk, 12 yaşındaydım. Annem her zamanki gibi alışveriş listesi ve para verip beni sabit pazara gönderdi. Eskimolar gibi giyinmiştim. Soğuk filan algılayacak yaşta da değildim zaten. Karlı ana caddeden dikkatli adımlarla (kayıp düşmekten pek korkardım) yürürken eczanenin önünden geçtim. Kapısının yanında yukardan aşağıya asılmış dev bir termometre vardı. Gözüm on atakıldı ve -22 derece olduğunu gördüm. O gün amma soğuk gibi öylesine geçmiştim ama bugün waawww o neymiş yaaa demekteyim. Hayat  güzel, sarkıtlardan sakınarak güneşle bakışalım, hala yaşıyor olmak muhteşemmm…

Burada o kadar çok yaşadım ki hala doyamamış olduğuma inanmak güç :) İnsan zevkli bişeye doyamaz diye düşünürdüm ama insanın hayatında öyle sekanslar oluyo ki “bal yiyen baldan usanıyor!” hahahahahaha Nefes almak, sağlıklı olmakk, duyabilmek , koklayabilmek, antenleri salındırmak, ohhh buna doyulmaaz sankiiii…

Günaydın canlarımmm

**

Bu hayatta çok yakınlarıma gelen dostlarla hep aynı yerlerden (şehirlerden ve benzer mekanizmalı hayatlardan) geçmiş olduğumuzu duymak beni şaşırtıyordu. Belki de ben şaşırmayı seven bi yaramazım sadece kimbilir:) mucukss hepiciğinize… Keşke dışardaki detaylara ben de çoğu insan kadar hakim olabilseydi ve karış karış gezmek zorunda kaldığımız anadoluya, insanlara ve dahi başka dış şeyleri daha iyi görebilmiş olsaydım. O zaman böyle tek tük küçüklük anıları yerine elimde dev bi anılar paketi olurdu.Velakin her şeyin bi şeyi var tabii! hahahahahaha Belki de o zaman hep anda sakin şapşal sibel olamayabilirdim. Hep birlikte muhteşem olmaya organize etmiş bizi evrim hazretleri :))))

Kategoriler: Blog

Bugünlerde herşey çığırından çıktı!

Sal, 01/31/2012 - 22:31

Sana karşı açık kalpli olacağım günlük.

Sanırım hızlanan bu garip olaylar, hem dünyanın değişen enerji katmanları hem de ettiğim büyük laflar sebebiyle oluyor. Bilmiş bilmiş konuştuğum için beni affedebilecek misin?

Kendimi öyle duvardan duvara savuruyorum ki, sanki hıncımı alıyorum. Evet bir önceki satırdaki soru kendime sorulmuştu sanırım. Affedebilecek miyim?!
Kendimi, kendim olduğum için affedebilecek miyim?
Yoksa, son zamanlarda ortaya çıkardığım en ücra kendimler, beni lastik top gibi duvardan duvara çarpacaklar.

Adeta bana “duramazsın!” diyorlar. Hayır bu bölgede park yapılmazmış!

Onları dinliyorum, dinliyorum, düşünüyorum.

Ne yapabileceğimi tartıyorum. Tartıya vurunca zaten sonuç kendiliğinden beliriyor. Korkunun ecele faydası yok.

180 derece arkamdaki k-ard-eşlerim, sizlere sesleniyorum; kendinizi bana hatırlattığınız için sizlere minnetarım.

Epeycedir yolculuk zamanı geldiğini hissediyordum; ama park ettiğim yer rahat ve güvenliydi. Üstelik zevkliydi.

Eh işte yalnızca Park yasağı levhasını görmezden geliyordum.

Risk yoksa kazanç da yoktur evet ama kazanç kimin umurunda diyordum.

Fena halde çuvallamış vaziyetteyim.

Her türlü bilme hakkını kendimden ustalıkla almış bulunuyorum. Artık bundan sonra ne yapsam ne etsem hiç bişey bilemem. Hiç bişey bilmeyen ve asla bilemiyecek olan bir Sibel kimin ilgisini çeker ki!

Kendi ölümünü seyretmek gibi bişey bu.

Neyse, boşverelim, yatıp uyuyalım bakalım yeni gün neler getirecek.

2005. Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Kategoriler: Blog

Evlerimiz

Sal, 01/31/2012 - 13:50

Şu karşıdaki delikli kutuya ev derler
İnsanoğulları burada yer burada içer
Ve daha tuhaf tuhaf işler görürler
Bunların çoğu ayıp şeylerdir söylenmez
Evlerimizin üstü kapalıdır
Ve bütün şairler gökyüzüne pencereden bakarlar
Halbuki kuş yuvalarının üstü açıktır
Ve kuşlar şiir yazmazlar

Bedri Rahmi Eyüpoğlu **

Adama sormuşlar memleket neresi, daha evlenmedim demiş…

Nasreddin Hocaya sormuslar, dünyanin ortasi neresi diye, o da “tam ayagimin bastigi yer” demis.

Tabi Nasreddin üstad, dünyanın geoid olduğunu muhtemelen bilmiyordu :) Fakat felsefi açıdan söylediği yine de hundred persent doğru görünüyor

**

Hayallerinizi hissettiğinizde ve onlarla bütünleştiğinizde, birden konunun önemli olmadığının farkına varırsınız. Altında yatan enerjiye bakarsınız – şarkı söyleme, neşe, yaratıcılık, enerji, hareket – önemli olan bunlardır. Aniden, gerçeğin – gerçek olduğunu sandığınız şeyin- belirli bir sayıda insan ile belirli bir yer olmak zorunda olmakla alakasız olduğunun farkına varacaksınız. (a)
Sabahın bu er vaktinde “altında yatan enerjiye bakmak” cümlesi her zamankinden daha vurucu geldi :)

Kategoriler: Blog

Mümkünlerin oyunu.

Pzt, 01/30/2012 - 14:40

Bu mümkünlerin oyunu.

Başka şeyler, kişiler ya da olaylar potansiyeli şüphesiz vardı ancak diğer olasılıklar kullanılmadı. Kullanılmayan olasılıklar üzerine neden enerji yükleyelim ki!

Che sera sera…

Olacak olan olur ve olur ve oldu. Dalga çöktü ve parçacık oldu. G-örünür oldu.

OLAN her ne ise mümkün olan tek şeydir ve o anın mükemmelidir. Yarışı kazanan olasılık!

O halde onu sevgi ve minnetle kucaklayalım.

Bize dinginlik getirecek tek davranış şekli de bu olabilir.

Olan üzerinde fikir yürütebilir, kendi üzerimizde ya da çevre sandıklarımızın üzerindeki etkilerini dikkatle gözlemleyebiliriz. Olan, belki hoşuma gitmez ya da gider. Belki kendimizi kutlar belki de pişman oluruz. Bütün bu irdeleme, farkındalığı arttırma idmanıdır zaten.

Benim hatırlatmak istediğim şey, OLAN’ın olmayabileceği zannı üzerine enerji harcamanın beyhudeliği.

Olamayan, yani yarışı kaybetmiş sayısız olasılıklar üzerine gündüz düşlerine yatmak, bizi günden güne güçsüz düşürür. AN’ı kucaklayamamış olasılıklar, enerji kesenizden hazır yerler.

Bırakın onları ölsünler. Bir’e karışsınlar, sükunet bulsunlar.

Bilgisayar programı yazmış olanlar bilir, en basit bir program komutunda bile sayısız ve iç içe döşenmiş if döngüleri (öyleyse/değilse) bulunur. Programcı bazen loop (döngü) paketine çıkış şifresi koymayı unutur (Benim dikkatsizlikle koymadığım zamanlar olmuştu.) Bu durumda program sonsuza kadar döner durur. Bilgisayarı kapatmadan o döngüden kurtuluş olmaz!

Ölüm dediğimiz de bilgisayarı kapatmak gibi mecburi bi işlem olabilir. Önce kapatır sonra açar ve yazdığınız programın döngü kısmına bir çıkış kaydı ilave edersiniz. Böylece en azından artık o konuyla ilgili bir daha sonsuz döngüye mahkum olmayacaksınız, ölmek zorunda (bilgisayarı kapatmak) kalmayacaksınız.

Yeniden doğmak istemeyecek olsanız bi zararı yok ölmenin diyeceğim.

Kendi adıma ben o programı döngüde bırakamam, düzeltmeden asla bırakamam. Ben bıraksam o beni bırakmaz!!!

2005.Yılı günlükten

Anasının Karnından Dizisi


Kategoriler: Blog

Renkler – Frekanslar-Sesss

Pzt, 01/30/2012 - 11:49

Günaydınnnnn Frekanslaaarrr.. İnce ince yağan sisli bi hava var,çok bi içe döndürücü, duygusallaşmaya meyil ettiren :)Bağlantısını sunduğumun lgi çekici uygulama olsa gerek, umarım yapılır ve ben de katıabilirim. Sessssss aslında titreşşşşşşşş-el-im beni hep ilgilendirmiştir :)

http://tuvasanat.com/index.php/program-takvimi/04-05-subat-sesin-etrafinda/

**

Renk, ışığın değişik gözün retinasına ulaşması ile ortaya çıkan bir algılamadır. Bu algılama, ışığın maddeler üzerine çarpması ve kısmen soğurulup kısmen yansıması nedeniyle çeşitlilik gösterir ki bunlar renk tonu veya renk olarak adlandırılır. Tüm dalga boyları birden aynı anda gözümüze ulaşırsa bunu beyaz, hiç ışık ulaşmazsa siyah olarak algılarız. İnsan gözü 380nm ile 780nm arasındaki dalgaboylarını algılayabilir, bu sebepten elektromanyetik spektrumun bu bölümüne görünen ışık denir. Renkler için genelde kulağımızla duyduğumuz ince ve kalın ses analojisi yapılsa da, ses algısının aksine aynı anda gelen ışık frekansları değişik kanallardan algılanamaz (başka bir deyişle göz frekans analizi yapamaz), dolayısıyla aynı anda ince ve kalın sesleri birbirine karıştırmadan duymamıza karşın gözümüz için bu ‘çok seslilik’ söz konusu olmadığından değişik ışık frekanslarının sadece kombinasyonlarını algılayabiliriz. Bu prensibi açıklamak veya pratik uygulamalarda kullanmak için çeşitli renk modelleri geliştirilmiştir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Renk

Bu durumda Dalga boyu en uzun, frekansı en düşük renk kırmızı oluyor.

Dalga’nın enerjiyi taşıyan titreşim, Dalga boyu’nun tekrarlama mesafesi ve frekansın da titreşim sayısı olduğunu biliyorduk (Tıklayınız)

Renk Dalgaboyu Frekans kırmızı ~ 625-740 nm ~ 480-405 THz turuncu ~ 590-625 nm ~ 510-480 THz sarı ~ 565-590 nm ~ 530-510 THz yeşil ~ 500-565 nm ~ 600-530 THz mavi ~ 450-485 nm ~ 680-620 THz çivit mavisi ~ 450-420 nm ~ 620-600 TH
Kategoriler: Blog

Karlar yağar

Pzr, 01/29/2012 - 10:35

Tünaydın frekanslarr, güne biraz duygusallaşarak başladım (nedendir bilmez), her yer bembeyaz, trafik sesi yok, hayvanlar bi yerlere saklanmış, tek tük araba geçiyor. Sessizlik absolute sessizlik. Harikulade.
“Transit Merkür Kova Burcu’nda ilerlerken bilgi konusunda açlık ve yeni fikirlere ilerleme gücü verebilir. İçinde bulunduğunuz durumun dışına çıkmak için sizi zorlayacaktır. Düşünceleriniz konusunda çok daha fazla ilerici ve objektif yaklaşımlar içinde girersiniz. Spontan gelişmeler bu dönemde sizi bekliyor olabilir. Yaratıcı düşünce açısından da Merkür Kova’da size zirve yaptırabilir.” diyor Ozan Güner. Ayrıca hafta başına kadar alım, satım, imza, anlaşma gibi konulardan uzak durmaya çalışın diye ilave ediyor. O halde tam içe dönme, bir belirsizlik sisinde sevişme zamanıdır diyorum ben.  Şahane şahane şahane

**

Kategoriler: Blog

Yeni Gerçeklik

Cmt, 01/28/2012 - 16:48

Yeni bir dünya’ya, yeni bir enerjiye, yeni bir çağa geçeceğiz diye konuşuyoruz uzun zamandır.
Evet bence de bunların hepsi doğru.
Fakat…
O yeni olan dünya’ya geçiş o kadar da kolay olmayacak; oraya geçmek için çok hırçın bir denizi aşmamız gerekecek. Şu an zaten o denizin içindeyiz ve fırtına giderek çetinleşiyor; özellikle yaşadığımız coğrafya fırtınanın gözüne doğru ilerliyor ki zaten Afganistan, Libya, Filistin gibi ülkelere bakarsak ne kadar şiddetli olduğunu görürüz. Ve fırtına ülkemizde de şiddetini artırıyor.
Herşey iki günde toz pembe olacak sanan varsa rüyasından uyanmak için acele etsin çünkü fırtınaya çıplak yakalanabilir.
İnsanoğlu en büyük sınavını veriyor ve sınavın soruları gitgide zorlaşıyor ve belli ki 2012′de (ve sonraki 3-5 yılda) sınavın en önemli sorularını çözmeye çalışacağız.
Bu fırtınalı denizi aşmış olsak bile bu yolculuk bizi çok değiştirecek, yaşam tarzı dediğimiz şeyin büyük bölümünü değişime uğratacak. Kaybetmeden değerini bilmediğimiz olgular var, hatta çoğu değeri kaybetmeden anlayamıyoruz. Bu yüzden gereğinden fazla bağlandığımız alışkanlıklarımızı ve bizi körleştiren/köleleştiren nelerimiz varsa (para, insan, yüzeysel cinsellik, yeme-içme, eğlence… adını siz koyun) bunlar elimizden su gibi kayıp gitmeli. Gidecek ki meselenin özüne inebilelim.
Bu şu an dünyamızda birçok yerde oluyor zaten fakat bilmeyen, anlamayan kalmayacak şekilde (birlik bilinci) yayılacak bu “biliş” ve böylece uzuuun bir sessizlik eşliğinde, bulutların arasından göz kırpan güneş ışınlarının göz kamaştırması gibi “ayacağız” meseleye.
Bilinç dalgasının tepe noktasını gören, bilen ve o uçta sörf yapanlar belirleyecek yönümüzü; iyi ya da kötü. Ve umuyorum ki gezegen nüfusunun daha büyük çoğunluğu çok daha güzel, barış kokan, eşitliğin ve kardeşliğin hakim olduğu, açgözlülüğün bittiği, doğayla teknolojinin doğru biçimde biraraya geldiği bir gelecek vizyonuyla nefes alıp veriyor olacak tam o kırılma noktasında.
Ve diliyorum ki herkes bütün cesaretini toplayıp sevgisinin peşinden yürüyebilsin, doğru bulmadığı ortamdan uzaklaşabilsin, sonsuzluğun çağrısını duyabilsin, -gereğinden fazla- tüketimi durdurabilsin, yaptığı her işte, yürüdüğü yola kalbini koyabilsin.
Yaşamı ve sizleri seviyorum; sonsuzluğa, tek ve sonsuz yaratana tapıyorum, doğaya-gezegenime aşığım, uzayda gezebilmeyi arzuluyorum, boyutları öğrenmek, diğer insanlarla-ırklarla tanışmak, onlardan öğrenmek-öğretmek istiyorum, çocukların saf enerjisine hayranım, yaşam-ölüm döngüsü önünde diz çöküyorum ve ben varım! Öyleyse en iyi dostum ölümdür!
Sevgiyle, sevdiklerinizle kalın, sonsuzluk olun!

Nelerin değişeceğiyle ilgili öngörülerim, hislerim şöyle:

  • Ufak, kendine yetebilen komünler halinde yaşam yayılacak.
    - Gezginlerin sayı…sı gün geçtikçe artıyor; insanlar herşeyini geride bırakıp gezmeye başladıkça evrenselleşecek ve kültürler tek bir dünya kültürü haline gelene kadar birbirleri içerisinde eriyecek.
    - Sanat ve üretim demokratikleşecek (bu zaten oluyor), herkes ürettiği değere göre dünyada yerini bulacak, parasının miktarına veya elindeki “maddi güce” göre değil.
    - Evler ve ufak yerleşimler kendi enerjilerini, besinlerini ve sürdürülebilir ekonomik değerlerini üretebilecek şekilde evrimleşecek.
    - Modern tıp enerji tabanlı tıpla bütünleşecek, doktorlar evrensel niyetin (kuantum düşüncenin) önemini içselleştirecek ve enerji ve nefes çalışmalarıyla tıbbi çalışmalar aynı çatı altında birleşecek.
    - Organların yenilenmesiyle ve nakliyle ilgili büyük ilerlemeler olacak fakat bir yandan da insanlar yaşam tarzını sadeleştireceği için hastalık oranları düşecek, yaşam kalitesi artacak, yaşam süresi uzayacak.
    - Eğitim sistemi “yeteneği keşfetmeye odaklı” hale gelecek, sanat ve ilk elden hayat deneyimi ağırlıklı eğitim-öğretim sistemi oturacak. Okullar çok daha büyük bir sistemin parçası olmaktan çıkıp komünler kendi bireylerini eğitmeye odaklanacaklar.
    - Tüketim sistemi, yerini karşılıklı paylaşım sistemine bırakacak. Global çapta takas mekanizmaları gelişecek.
    - Büyük tekeller parçalanacak ve yerini ufak çaplı yerel üreticilere bırakacak. Alışveriş ve takas sistemleri internet üzerinden işleyecek ve herkes kendi ürettiği “değeri” dünyanın öteki tarafına gönderebilecek (Bu da zaten olmaya başladı).
    - Irklar devam edecek fakat sınırlar kalkacak, gen havuzu çorbası artık kaynıyor. Dünyanın her köşesi her ırktan insana ev sahipliği yapacak. Bu madden gerçekleşti, bilinç olarak sabitlenmesi gerekiyor sadece.
    - Hiçkimse hiçbirşeye sahip olmayacak, zaten bunu da istemeyecek çünkü herkes herşeyin sahibi, herkes herkesin kardeşi olacak!
  • Ersin Koç
Kategoriler: Blog

Oğlum ve ben

Cmt, 01/28/2012 - 14:53

O zamanlar galiba renkli fotoğraf yoktu Türkiyede. :)

Bu resmi çok saf ve romantik bulmuşumdur. Ve merak galiba, ben işte hep merakla baktım evimize gelen bu güzel misafire. Kimdir nerden gelip nereye gidiyor bu yolcu diye :)

Kategoriler: Blog

Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Cum, 01/27/2012 - 17:11

SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk , saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.

Behçet Necatigil
Kategoriler: Blog

Açın!

Cum, 01/27/2012 - 12:57

SibelA:Eski sandıkları açın! Tozlu tavan aralarından, bodrumun rutubetli köşelerinden çıkarın va açın. İçinden bi sürü hapsolmuş ruh çıkacak ve özgürleşecek.İşte böylece sen,ben, hepimiz, güzel dünyamız da özgürleşiyoruz. Siz kıyametin nasıl olacağını sanıyordunuz ki?!

Hanife A: çocukken bize anlattıkları kıyamet masalları vardı.gök kırılıp parçalara ayrılacak, dağlar yerinden oynayacak, ayağımızın altındaki toprak yarılıp biz günahkar kullarını içine alacak vs:) kıyamet, kıyamdan geliyor.anlamına baktım .diyor ki:Ayağa kalkma, ayakta durma. Bir işe girişme, kalkışma, teşebbüs etme. Ayaklanma, başkaldırma, karşı gelme..anladın sen onu:)

SibelA: Eylem eylem eylem! ey eylem bazen eylenerek bazen eğlenerek, şu anda burda :)

O gün tam da Mevlana için öyleydi, hepimizin böyle devirleri olur, spiral bu :) Ben şu anda “bügün yeni şeyler yapanlardanım ve denk düşenleri de paylaşanım”

**

Stardust (yıldız tozu) filminde özgürleşen ruhlar sahnesi’ni hatırlayanlar var mı?

**

Kurgu-bilim ya da Bilimkurgu

Yazımız üzerine:

SonsuzU: Ortalık bilimi, kendi keyfi isteklerine göre kurgulayandan geçilmiyor sibelcim. (Bir çoğu bilgiyi bilim sanıyor bu arada , halbuse bilim bir yöntemdir. belki ama deney gözlem yerine fal veya kehanetle yürüsün bu işler diyen çıkabilir)

SibelA: Onlar işin kurgusunu yapan minik taş kırıcılara benziyo, senin tarif ettiklerin.Sonra bunlar kuramcı bilim insanlarınca yakalanır(yöntemlerini bilmeyen sorsun), kuramlaştırır (bunun da yöntemi gayet net şekilde Feynman gibi amcalarca açıklanmıştır, defalarca paylaştık burdan), sonra sıra deneyci bilimcilere gelir. O da tamamlanıınca kanunlar çıkar, o da bitince ders kitaplarına girer, ama aynı anda o kanunları yıkmak için minik taş kırıcılar faaliyete geçmiştir bile:)

SonsuzU:kanunların pek önemi yok bilimde. esas olan teorilerdir. kanunlar basit birer genellemedir sadece. sıradan insan bile bulabilir, keşfedebilir.

SibelA: Kanun bulan sıradan insanlara içiyorum (buğusu üzerinde filtre kahve)

Kategoriler: Blog

Ağız Kulak İlişkisi

Per, 01/26/2012 - 12:13

İnsanın ağzından çıkanı kulağı duymuyor çoğu kez. Bunun tez önlemini alın arkadaşlar. Kolay çok kolay :)

  • Elvan E: Bazen duymamanın dayanılmaz hafifliğine ihtiyaç duyar insan :)
  • SbelA: yalancı bi hafiflik! Garanti veririm :)
  • ElvanE: Mesele kontrol ve şuurda bence..:) yerinde ,dozunda ve zamanında hoş bir katalizör olarak iş görebilir.
  • SibelA: ben istediğini söyleme demiyorum ki! Aman içte kalmasın, hele şu zamanda :) Sadece kulağın duysun diyorum (kendime diyorum, sizleri bilemem tabi). Ve harikasın Elvan kardeş.

Ohhh alahım şükürler olsun, yalnızca yazıyı değil alt-yazıyı okuyanlar var. Darısı erkeklerin başına (okuyabilenleri tenzih ederek)

ElvanE: Halbuki”hayat” altyazı okuma sanatıdır..

SibelA: ahhh evet ama genelde kadınların çoğu bunu yapabildiği için, bu özelliklerii onların kabiliyeti değil de “mantıksızlığı” gibi sunulmuştur, ikibin yıllık erkek egemen dünyada :) Yineliyorum gerçekten burada erkekleri yargılamak için değil, egemenlerin düştüğü yanılgıyı vurgulamaya çalışıyorum

  • Elvan E: Kadınla erkek birbirini i dengelemek için yaradılmışsa,varsın terazinin bir kefesi kadınlarda ağır bassın..Formula yarışlarında da harita hep Co-Pilotta olur :)
  • Ajna Su hem söyle hem duy..yayınlıyosun yayınladığını bil hahaha hangi FM iz….hahahhahaa harika

SibelA: O halde bu önemli sohbete erkekleri de davet edelim, onlar ne düşünüyor?

AydınS: belki ürkerek okuyorlardır kadınların yazdığını :) malum her alt metni okumada kadınlar kadar mahir olamıyoruz :)

SibelA: Sevgili Aydın, tanıdığım kadarıyla sen alt yazı okuyabiliyorsun. Peki hep okur muydun yoksa bu özelliği zaman içinde mi kazandın?

  • Ajna Su alt yazı okuyabilen nadir erkekler güçlü görünümlerinin altında çok nahif olabiliyorlar, onlara da mantıksız denebiliyor.
  • Aydın S sanırım ilk kitap/yazı okumaya başladığım zamanlardan beri, bir tür yoğun okuma/hissetme hali ile okumak hoşuma gider, ve evet belki ilk okumaya başladığım zamandan beri olabilir, eğer dediğiniz yeteneğim gerçekten varsa :) ama bu tabii, her şeyi her zaman okuyamama, dinleyememe, vaktini bekleme gibi bir durum yaratıyor, oğlumun yazdığı metinleri bile bekletip, çok sonra okuduğum olmuştu, aynen bir arkadaşımın metinlerini de şu anda bekletip, okuma zamanının gelmesini beklemem gibi..

SibelA: Ben küçükken, babamın kocaman makaralı bir teybi vardı, çoğu kez onunla ingilizce öğrenme oyunları oynardık; fakat onu başka işler için de kullanıyordu sanırım. Örneğin biri trajikomiktir: Annem bi köy okulunda müdürlük yaparken, derslere geç gelen (ve köyde bazı dedikodulara sebep olan yaşamları sebebiyle) genç öğretmenlerle ilgili anlaşmazlık yaşadığında, ona bu teybi verdi ve okulda onlarla konuşurken bunu hep kayda almasını istedi. Annem meseleleri böyle germek istemediği için karşı çıktı. Ama babama karşı çıkılamadığı için (dediği dedik,sabit bi adam), sonunda bunu yapmak zorunda kaldı. Ve ne oldu dersiniz? Bu genç öğretmenler aralarında birleşerek annemin Atatürk düşmanı olduğu gerekçesiyle resmi şikayette bulundular ( O zamanlar en feci suç buydu!). Soruşturmalar senelerce sürdü annem teybi kullanma konusundaki isteksizliğinde haklı çıkmıştı . Çünkü suçlama komikti,  o bilim dinine inanan genç bi cumhuriyet öğretmeniydi! Bu tür bir suçlama dışında başka her bi suçlama daha akla yatkın gelebilirdi! Hahahahahaha… Babam ise yaptığı işin (teyple gezme) ne kadar doğru olduğunun kanıtı saydı bu tuhaf ötesi olayı.; çünkü sanırım babam insanların ağzından çıkanı kulağının duymadığını ve sürekli işlerine geldiği şekilde kendilerini kendi yalanlarına ikna ettiklerini düşünüyor ya da hissediyordu. Bu benim şu anki çıkarımım, aslında babam belki sadece (annemin savunduğu gibi) şüphe hastalığına yakalanmıştı!

  • Ajna Su alt yazı okumanın -alttaki asıl anlamı algılamanın-başlangıçta çoğunlukla acı vermesinin altından kalktıktan sonra gelen berraklık için buna muazzam değdiğini düşünüyorum . Öyküler ve etkileri değişik olsa da ,nihai olarak edinilen -edinilme ihtimali yüksek olan berraklığa da mantık egemen çıkarımlarla varılamayacağı anlayşılıyla yaşamanın tadı da caba-bonus:))
  • Aydın S: e onun için şiirler mantıksız şeylerdir :) şiir, mantık-dışı algılamanın en önemli araçlarından zannımca :)
  • Sibel A: Beğen’e tıkla yetmez size dostlar: Mükemmelsiniz
  • ME:  Ağzına vurmalı ağzından çıkanı kulağı duymadığı zaman..
  • Sibel A: zorba bi yöntem gibi geldi bana
  • Ajna Su çay demlerken kulağıma sibel kozmik yapıştırıcı diye bir fısıltı geldi:)) başlatan,bir araya getiren,buluşturan,kışkırtan,ortaya çıkartan……….
  • Sibel Atasoy Anjacım, canımın içi, auram öğretmenim ve aura fotoğrafımı çeken makina da aynenşusöylediğin tanımları yapmışlardı :) Artık bu durumu onların kanıtı mı yoksa senin doğrulaman mı sayayım bilmiyorum :)
  • Murat E: ee az birşeycik öyle ama bazen gerekmiyor mu ?

  • Sibel Atasoy Eğer sorumluluğu size verilmiş biriyse (Örneğin 18 yaşına kadar çocuğunuz) ona bir kez söylersiniz (iki kere söylemek bile zorbalıktır bana göre)
  • Murat E: ne yapmalı bu durumda sibel ?
  • Sibel Atasoy Babamın teyp buluşunu(Yukarıda anlattım), başkalarına değil kendine uygulamalı Murat

    Ajna Su benim söylediklerim mantıksızca ..sadece geldi:))) bu yazışmanın ana fikrininin -yan ürünü olarak-teyidi olsa gerek:)))

    Sibel Atasoy İki önceki hayatımda mimar bi arkadaşım vardı, her nedense beni göz hapsine almıştı ve bi gün şöyle dedi: “Sibel, sen sürekli kendine challenge halindesin.” :))) O zamana kadar hiç böyle bi fikrim yoktu fakat doğru söylemekte olduğunu anında anladım. (kocası İngilizdi ve Türkiyeye yeni dönmeştü o aralar)

  • Hanife A dün bir televizyon programında bir kadın, “erkeklere acıyorum, kadınları mutlu edebilme adına nelere katlanıyorlar” dedi..programa katılan bütün erkekler, “sen kim oluyorsun da bize acıyorsun” deyip saldırıya geçtiler.bırakın alt yazı okumayı, bazen düz okumayı bile beceremiyoruz galiba:) ağzımızdan çıkanı kulağımızın duyması kontrollü konuşalım sonucuna götürmüyor beni..anladığım şu..ağzımdan ne çıkarsa, kulağım duy-a-masa bile, başka her bi yerim duyacak ve gerekeni yapacaktır.sonra ya ne oldu da bu oldu diye sızlanmak yok:)
  • Murat E: bazen zorbalık gerekiyor bence..
  • Sibel Atasoy son dediklerine katılıyorum Hanifciğim. Ancak O TV programında olanları şu an bilmeden yorumda bulunamam. “Acımak” kelimesi arkasında öyle çok kuyruk barındıran bi kelime ki (hiç sevmediklerimden biri kelime olarak, diğer bi kaç tanesi de fedakarlık, iyilik vs) belki de ordaki erkekler alt yazı okuyabilenlerdendi? bilemiyorum.
  • Hanife A alt yazısı düşündüğümüz anlamı içeriyordu sibelciğim.ama belki de sorun şuydu: yanlış anlaşılabilecek kelimeler yerine başkaları seçilip ifade edilebilirdi.oradaki kitle için belki de en uygun olani buydu..alt yazıdan çıkıp şuraya geliyor benim anlatacağım.ne söylediğin değil nasıl anlaşıldığı önemli..o zaman samimi bişekilde bişeyler söylemek istiyorsak, anlaşılabilirliği en fazla olacak formda aktarmalıyız galiba.
  • Ajna Su: acaba erkeklere acıyorum diyen kadın,hayatında erkeksi yönü çok kuvvetli çok çalışmış ve işinde çok başarılı olmaya çalışarak mutlu olmaya çalışmış bir kadın mı? İçinde ki kadını bu şekilde mutlu etmeye çalışmş..şimdi de bu söylemiyle ke…ndine acıyor.Ve bunun projeksiyonunu yapıyor…Ama bunu bilincinde kabul etmediği için -karşındaki erkekler -kendi içindeki erkek- sen kim oluyorsun-diyor. :))) çok mu psikolocik oldu:))))))) bu yönden bakınca karşısındakiler-bilmeden de olsa- alt-yazıyı okumuş olabilire varmak mümkün:))
  • Hanife A mümkünatlar evreninde yaşıyoruz sevgili ajna, söylediğin de mümkün elbette:) ama tv ekranından bana akan kadının bu konuda son derece objektif olduğuydu.yanılmış olabilirim elbette.en azından bu vesileyle durum üzerinde mütaala yaptık:)
  • SibelA: Teşekkürler, mükemmeliz, şahaneyiz. Şimdilik b ihtiyaç molası verelim :)
  • Ajna Su evet güzel bir mütalaa ve yayın oldu..sibel başta-ne de olsa kozmik yapıştırcı:))- hepimize- teşekkürler
  • Serap Kaya duymadığı zamanların da olması hiç fena değil bence….:))
  • Hanife A: ama jüri duyuyor sevgili serap:)
  • Ajna Su Evet duymadığın zamanlar olabilir..Kuytuda saklanırlar o sırada …Sabırla..kaybolmadan…ne zaman nasıl ne şekilde ortaya çıkarlar işte o zaman bilinemez. Bu arada sibel mola demiş elektrikler kesildi aynı zamanda :)))))))) sibelcim o rezonansı ben de hissediyorum.


Kategoriler: Blog

Kanatlanın!

Per, 01/26/2012 - 08:54

Wake up! Wake up! Günaydınler frekanslarım.
“Yeni bir konuya göre beyin fırtınası yaratmak, sosyal alanda ilerlemek bu dönemde olaşabilicek olaylardır. Önünüzde açılan kapılara daha pozitif ve geniş çerçeveden bakmanı mümkün olacaktır. Kendinizi eğer bir “kutuya kapanmış” gibi hissediyorsanız bu dönem “kutunun dışı” na çıkma zamanın geldiği hissedebilirsiniz. Düşünmenizi gerektiren tüm sorunların yavaş yavaş çözüldüğünü görebilirsiniz.” Diyor Ozan Güner

**

Sanki ölümden önceki son yardım ümidinizmiş gibi bir sesle ve şiddetle bağırın: Kanatlanın!
İçinizden bu geldiğinde ve yırtınarak bağırdığınızda emin olun çevrede kimse olmuyor, kimseyi rahatsız filan etmiyosunuz. :) Denedim de biliyorum

**

Dün bambaşka bir gündü. Belki bugün daha da bambaşka olacak!Hayatta he psürprizler vardı ama şimdiher gün her an en beklenmedik şeyler var.

**

Daha dün Y-aşamak, kalbinin pıt pıt atması değil aşama yapmakla ilgili diye düşündüm otobüste dışarıları, her an her yanımızı saran mükemmelliği seyrederken.
Sürprizler ve doğaüstü diyebileceğimiz her şey burnumuzun dibinden daha yakında bizi bekliyor. Sadece bakmamızı, görmemizi (bütünsel) ve karar vermemizi. Ne latif bir yaşamdır bu böyle!
Küçük bir hatırlatma, güne zıpla gıdıkla ile başlayın, burnunuzu iyice bi sümkürerek temizleyin (hiç bişey olmadığını bilseniz de. Ve tabi bütünsel nefes yöntemini hiç olmazsa üç dakika yapın. Bunlar enerjinizin devinim etmesine büyük kolaylaştırıcılar.
H-aya-t, ayabilmekle mümkün, değilse donörsünüz yalnızca. Bu da fena değil, çevrime girilir. Devirir, çevirir,illa ki evirir :) Gününüz sürprizlerle dolsun.

http://www.olympos.com.tr/sahika-ercumen-benim-icin-hayat-nefesi-ilk-aldigimda-degil-ilk-tuttugumda-basladi/?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+olympos_com_tr+%28Olympos%29

**

Kategoriler: Blog