Blog
‘’NEDEN DİK YÜRÜME, BÜYÜK BEYİN VE KILSIZ BEDEN?’’ Yazısı üzerine eleştirel notlar
‘’NEDEN DİK YÜRÜME, BÜYÜK BEYİN VE KILSIZ BEDEN?’’ Yazısı üzerine eleştirel notlar
Oktay KAYNAK
Bilim ve Gelecek dergisinin 95. sayısında ‘’Neden Dik Yürüme, Büyük Beyin ve Kılsız Beden?’’ başlıklı yazı yer aldı. Bu yazıda hem yanlış bilgiler var hem de bugün artık gündemde olmayan tezler sanki geçerliliğini koruyor gibi sunuluyor. Ayrıca benim ileri sürdüğüm önermeler de yanlış aksettiriliyor.
hey devlet, dindar gençlik yetiştir ME..
basbakanin,"biz dindar genclik yetistirmek istiyoruz"beyani yanlis oldugu gibi "devlet laik olur"aciklamasiyla da celismektedir..
ayrica
akp:...............dindar genclik yetistirecegiz..
chp:................atatürkcü genclik yetistirecegiz..
fark nerde ?
devletin/siyasetin "dindar" insan yetistirme gibi bir vazifesi yoktur..siyasetci,özgürlükleri evrensel standartlara cikarmakla görevlidir..
aileler, cocuklarina neyi isterse (sünniligi,aleviligi,hristiyanlagi,museviligi,ateistligi vs.) ögretir devlet gölge etmesin yeter..
devlet/siyaset,nötr olmali
vatandasin tercihine (inanc) saygi göstermeli
ifade ve uygulama hakkini yasayla koruma altina almali..
BİR KÖPRÜDEKİ İNSANLAR
Bozulan kim?
Her gün birbirinden değişik. Sınırsız kostüm dolapları olan starlar gibi olduk. Üstelik hangi giysiyi seçeceğiz diye düşünmemiz de gerekmiyor, öylesine yerinden havalanıyo ve üstümüze geçiveriyor! Dün atlatılması güç bi gün oldu, yoğun bi basınçlla geldi yumuşayarak gitti. Bizler de hayatımızın ilk’lerini yaşamaya devam ediyoruz. Yeni Dünya her şekilde bizi şaşırtan bi giriş yapmıştı ve öyle devam ediyor. Bizse öncelikle rüyalarda ve günlük aldığımız her basit kararla onu biraz daha kesinleştiren resim boyayan çocuklarız.
**
Kendi hızımıza yetişemiyor gibiyiz.
**
Son yıllarda doğa konusunda duyarlı insanların çoğalması ve bu sorumluluğu çocuklarına da geçiriyor olmaları (umarım zevkle, öfkeyle değil) çok hoşuma gidiyor. Sloganlarını buralarda her yerlerde görüyorum: doğayı bozma gibisinden şeyler. Niyeti anladığım için hep destekliyorum fakat biraz gülümsemekten de kendimi alamıyorum. İçimden bi ses “ayol o bozulmaz sen kendine bak! bozulmuş olan sizlersiniz” diyo. Tabi “ses” insanlığın kendini doğallıktan koparmış olduğunu kastediyor.
**
Güçlü kadınlar vaktinden önce geldi mi, erkekleri de rus erkekleri gibi oluyor (genelleme için özür), hep sarhoş, amaçsız, dengesiz, kavgacı, uykuda! Zaten kadınların 5000 yıldır geri çekilmeleri de erkekle temsil edilen “eril bilincin” hatta birey bilincinin güçlendirilmesi içindi. Ben bu konuyu iyi inceledim. O isimsiz karısı Deli Dumrul için hayatını Azraile vermeseydi, ortada bi eril bilinç filan kalmamış olacaktı zaten. Tek tanrılı dinlerin doğuşu, kadınları bastırması hep bu plan dahilinde yapılmıştı. Kimse kimseye kızmasın. Kadınlar zamanında verdikleri kararı (üzerinde anlaştıkları ve yaptıkları sözleşmeyi ) unutmasın! Kimse kimseyi kandırmasın! Artık tüm eski sözleşmelerin fesh edildiği zamana geldik. Umarım söylediğim bu şeyleri bi anlayan olur.
**
Büyülü Çiçek – Arzu – MED CEZİR
Kime ait olduğu o kadar önemli mi?!
Çiçeğin gözünde arzunun büyülü çekiciliğini görüyor musun?
Var olan her şeyin içindeki şey işte bu!
Sonsuz derinliğine çekmek için seni, ne kadar da masumca b-akıyor.
MED CEZİR
Ay ile ilgili söylenebilecek, özgün bir özellik de, Med-cezir oyunudur.Özgün Med – Cezir veya gelgit adiyla bilinen çekimsel tabiat olaylari Ay ve Günes’in konumlarinda meydana gelen değisiklerden kaynaklanir.
Gelgit, bir gök cismi üzerinde baska bir gök cisminin, çekim kuvveti etkisiyle olusturduğu biçimsel bozulma olayidir. Bu kuvvetler okyanuslarda, denizlerde, karada, hatta atmosferde gelgit olaylarina neden olur. Ancak bunlardan en önemlisi denizlerde olanidir.
Günes, Ay ve Dünyanin hareketlerine bağli olarak, değisik uzunluklardaki sürelerde gelgit olaylari meydana gelir. En belirgin ve güçlü olan gelgit ise Ay ve Güneş’in ayni doğrultuda olduklari dönemlerde yani, yeni Ay ve Dolunay evrelerinde görülür.
Küçük çaptaki gelgitler ise Ay’in ilk dört ve son dört devresinde olur. Ay, Günes ve diğer gök cisimlerinin kütlesel çekim kuvvetlerinin etkileri çesitli tabiatsal değisikliklere neden olduğu gibi, insan tabiati üzerinde de geçici rol oynamasi şaşilacak bir sey değildir. Neticede, insan da etki alan ve veren bir enerji kütlesidir…
Gel-git yeni Ay ve Dolunay dönemine rastlar. Med, kuvvetli, Cezir ise zayif anlamini taşir.
Eğer bir gök cismi diğer gök cismi üzerinde böyle bir etki yapıyorsa, bir insan da diğeri üzerinde böyle bir etkiye sebep olur. Sadece sözleri ya da yaptıkları ile değil, salt var olduğu için med-cezir oluşturur.
Hele de aşık olmuş kişilerin durumu çok etkin bence. Çünkü aşık olduğunun çevresinde dönmeye başlayan bir gezegendir AŞIK. Ve düşünün ki onun sırf var olmasından oluşan ne büyük gel-git oluşmaktadır.
Med cezir anlamı itibariyle bana, manik-depresif olgusunu çağrıştırıyor. Bir yükselip-taşıyor, arkasından geriye-derine çekiliyoruz.
Ve sırf doğamız gereği olan bu kıpırtıya abuk subuk değerler yüklüyoruz.
2005 -günlükten
Anasının Karnından Dizisi
İsteğimizle mi doğduk?
Bir arı veya böcek kendi isteğiyle dünyaya gelmiyor, bir insan da kendi istediği için doğmuyor. Aynı durum atomlar, moleküller, hücreler için de geçerlidir. Hiçbir molekül, hiçbir atom kendi istediği için oluşmamıştır. Evrenimizde %73 H, % 24 He bulunurken, tüm diğer elementler sadece %3 oranındadır. Yani demir, karbon, silisyum gibi büyük elementler, evrenimizde sadece %3lük bir oranda bulunmaktaysa, evrendeki varlıkların ancak %3ü bilgiye dayalı karşılıklı etkileşimler içinde bir şeyler yapıp, bir düzen içinde bir araya gelebilmişlerdir. Hele hele hücre, hayvan, bitki gibi varlıkların evrensel madde miktarı içinde yeri, milyarlarda bir bile değildir. (İ.Gedik)
Katılıyorum ancak her zamanki gibi çok keskin bi dil kullanılmış. Oysa insan olarak doğmak isteyip istemediğimize dair bilimsel bir kanıt yok. O halde hatırlamıyor da olabiliriz. Ya da başka seçenekler de söz konusu olabilir. Hele hele elementler, atomlar, hayvanlar bitkiler diye bu keskinliği genelleştirmeye hiç hakkımız yok! Biz hiç insan olmanın ötesine/dışına çıktık mı ki bunu bu denli kesinlikle bilebilelim!?
İsmet Beyin niyetinin farkındayım, sadece hocalık üzerine fena halde sinmiş, bu da gerçekte nerdeyse %100 doğrulukla söylediği şeyleri okuyanlarda ters etki yapabiliyor:)
Not: Aslında yukardaki alıntıyı Prof. İ.G’in arılarla ilgili güzel bi yazısından alıntıladım. Belki onu da paylaşırım. Çoğunu biliyordum o bilgilerin fakat arıların birbirleriyle haberleşme sisteminin bilim tarafından bunca kesinlikle belirlenebildiğinden haberim yoktu :)
Bu yıl gerçekten başkaymış!
Modası geçmiş yöntemleri, kullana kullana eskimiş, her bi tarafına cinsellik/güç arzusu/korku sinmiş kelimeleri kaldırıp bi yardan aşağı atma eğilimindeyim. Yeni kelimeler, yeni söylemler ve yöntemler bulabilecek kadar aklımız, yaratıcılığımız, isteğimiz yok mu bizim? Şu alışkanlık denen yapışkan bulaşıklığı, hele gerçekten istediğimiz bi şeyleri yapma iki fiili arasında yaşanan boşluklara hemen zihinsel konuşmaların hiç izin almadan, arsızca sızıverebilmesini şiddetle kınıyorum :) Her biri önüme geldiğinde çok kes-k-in kovalıyorum, hiç tahammülüm kalmadı yaw! Eski sabırlı sibelden eser yok ortada! Gerçi kendimi tanımlamaya ya da tanımlatmaya da şiddetli bi tepki geliyor içimden dışarı doğru. Gerçekten bu yıl başkaymış
**
Çok şiddetli bi basınç algıladık. Saate bakmadım ancak 12 civarlarıydı sanırım, epeyce sürdü, yeni yeni gevşeme belirtileri var. Diyelim ki ilk baskı 10 üzerinden 8 ise şu an 5′e indi gibi. Adeta bişey bizi ezdi geçti! Hala hayattayız benim bildiğim bu, şapşaneyiz. (bendenizin rasathanesinden yayın-BRY)
Bunu algılayanlar muhtemelen şu sıralar kendileri ile ilgili en önemli sorunu duyumsadılar onu düşündüler ve bu basıncın o sorundan kaynaklandığını sandılar. Aman deyim bi karar almayın basınç geçene kadar. Gerçekten de kişisel olmaktan uzak bişeydi!
**
Genelde de bu tür yayın yapmam (bugün neden yaptım bilinmez), dikkatimi ona vermek istemem. Malum dikkatinizi yönelttiğiniz ŞEY kendisini çağırdığınız sanısına kapılır, davete icabet eder! Bu durumda paratoneri olmayan bi rasathane gibi olunabilir.
Su içelim güzelleşelim
Yine Köprü ve belki kıyamet
Senden önce köprünle tanıştık Deli Dumrul. (Murathan Mungan)
EmineY:Nasıl bir içsel süreç yaşadı ki acaba böyle dedi ?
ZeynepM: ben konuyu bilmiyorum ama şu an hissettiğim şu köprüyü görüp köprü olarak kulanana köprü bedava..köprüden geçemeyene köprü daha pahalı.. :))
SibelA:Haklısın Zeyno. Köprüden geçip parayı ödeyen bi değiş tokuş yapmış oluyor hiç olmazsa. Köprüden geçmeyip para ödeyenin (çünkü Dumrul döve döve alıyo parayı) durumu daha pahalı!
Emineciğim “köprü” kavramı dehşet bişeydir aslında, sadece Mungan değil hepimiz o dediğin içsel süreçleri bir ucundan yaşamışızdır. Belki duyguyu kavrama transfer edememişizdir :)
EmineY: Hatırlarsanız BAK seansında 1 den 2 ye geçiliyordu . Köprü böyle doğmuştu .Dumrulun halt etmesiydi . İşi yokuşa zora sokma çabasıydı .Sonra 3 ve en son 4 e gitmişti mesele . Dede Korkut da biraz işi hafifleterek anlatmıştı. Oysa ne acılar ve kıyımlar yaşanmıştı süreçte . Masala esas olan mesele dişi bilincin evrimi midir ? yoksa Tanrı yı kabul etme midir ? yada eril bilincin parçalara bölünmesi midir ? tamda hala adını koyamadığım bir süreçtir bu. seninde dediğin gibi hala kavrama tevil edemedim ..sanıyorum arketipik bir eşik tarifi ..
SibelA: Her Mesel her okuyana başka bi noktadan vurur, biricikliğimiz düşünüldüğünde bu da herhalde gayet normaldir. Mungan ve Ben de Köprü kavramı ve oyunun gizemi dışında hiç bi konuda hemfikir değiliz Deli Dumrul meselinde :) Aramızda dağlar yükü fark var. Velakin ikimiz de yazar ve düşünür olarak en azından bakış açılarımızı anlatmayı görev addetmişiz :) BAK seanslarındaki sonuçlar o an itibariyle bana harikulade geliyor fakat hemen sonrasında unutup gidiyorum. Belki moderatör olabilmek için unutmanın ayrıcalığını kullanabilmek gerekiyordur (Bu da fakirin avuntusu olabilir tabi! hahahahahah)
**
Her gün en az bir tane veya daha fazla İLK yaşamaktayım, nerdeyse 2 aydır bu böyle. İlginç bi durum. Bunu zaman mı böyle yaptı yoksa niyetim mi? Ya da her ikisi plus daha başka faktörler :)
**
Yine Oyun
Gerçekten tuhaf bi oyunun içindeyiz, umarım bu oyunu zevkli oynamayı beceririz.
Bu arada gerçekten inatçı bi karla karşı karşıyayız :) şu anda biraz yükselmiş olan güneşin önüne beyaz bi tül geçirdi, onunla hala bakışıyoruz aynı anda her biri birbirini (manyetik olarak) iten kar tanelerinin tipiye yakın bi lapa lapa yağış sürdürdüğünü görebiliyoruz. Her ikisi de gözlerime bakarken yere kadar inen camın önüne bi güvercin geldi ve bi selam atıp gitti. Ben sizlere bunları fotoğrafını çekercesine paylaşmaya çalışırken güvercinin gözlerini kaçırdım :(
ZeynepM: sibel seni çok seviyorum allah şahit sende biliyorsun ki bu evde çok enerjin var..fizik bedenin şu an burada olamasada içimden senle ve bu vesileyle dostlarla nazarımı paylaşmak geldi..malum dün batı çok şey söylemişti..bu sabahta karlı dağ…lar pembe ama karsızlar mordu..karşımda alış veriş merkezi özdilek-niyet-duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var :) sonra doğuya geldim hem çamaşır asıp hemde güneş doğuşunu izlemek için nasıl bir cezbe bu soğukta bakanın içi eriyor..içeri girincede doğuda kalıp izlemek istedim.çift camya güneş ikilendi sonra bir çok oldu.. drekt bakınca bazen içi kararıyor gibi oluyor nemrutta gün doğumunu hatırladım.(tez konum optik hareket ilişkisi o zaman gitmiştim)hemen odaya baktım karanlık.. :)a ne oluyoruz dedim..bedenimde nasıl bir sıcaklık sanki güneş beni okşadı..klimadan daha sıcak ve latif..oysa dışarısı soğuk cam bana soğu ulaştırmadan drekt güneşin özünü verebiliyordu..aşık oldum.. :)) (kendime aşkım herkesce malum :) ) sonra birşeyler yemek için mutfağa batıya gittim..aman allahım bulutlar dağlar evin karşısındaki orman ormandaki ağaçlardaki yansımalar dağda ki latifeler.. ağzım açık kaldı orgazma 5 kala..işte insanlarda böyle kendince yansıtıyorlar ışığı hepsi çok güzeller duygusu geldi..kaynağı özledim..doğuya geldim..güneş yükseldiği için artık onu görmek için oturmam gerekti..armuta oturdum..sehpada da notbook vardı..senin yazını gördüm..içimden yazmak geldi bu en güzel güneşe ve güneşlere..hepimizi çook seviyorum.. muck..SiibelA: Ahhh zeynep işte bu! Şimdi gerçekten ANladın beni. Yani AN’ına konuk ettin. Şükürler olsun
ZeynepM: cam hakındada yazmak istiyorum.daha önce çalıştığım bir malzeme optik nedeniyle..cam canlı kendi tansiyonu var..silisyum kum yani kaya yani kadim bilgeliklerle dolu..en kırılmaz camların bile ölümsüzlük suyuna batırılırken topuğundan tutulu…p oraya su deymeyen çocuk gibi tek bir noktası var ki onu tuz buz ediyor..camlarımızı temiz tutalım,tansiyonuna dikkat edelim.vuruşun ne zaman aşilin topuğuna geleceği belli olmaz..her an hazır olalım..ölümle koyun koyuna.. :)) sibel ben bu hayatta sen oldum..sen bak ta ben oldun.. aramızda cam kalmadı… :)) aşk bu özleyiş bu hiç belli olmaz..
**
Tıpkı kuşlar gibi, trilyon kere trilyon-hesaba sığmayan kar tanecikleri de birbirleriyle hiç çarpışmadan yağmaya devam ediyor. Ancak Dünya’nın toprağına bastıklarında birbirlerinin üstüne yığılıyorlar ve kısa bi hayatları oluyor, güneş çıkıncaya kadar…
ZeynepM: üstelik hepsi senin daha önceki yazılarında da belirttiğin gibi özel ve biricik..hiç birinin rolü diğerininkinden daha önemli ya da önemsiz değil.rızayla rollerini en güzel şekilde dansla icra ediyorlar..insanın içinden kalkıp bu uyumla dans etmek geliyor..aşka davetiye her biri..gel bize katıl bize davetiyesi..sende kendi dansını uyumla yap davetiyesi.. biriz fark et davetiyesi.. :))
**
Bu arada az da gülelim (az önce mason simgeleriile ilgili bi laf edildiğinden aklıma geldi): Hayatımın tamamiyle farklı iki ayrı evresinde Masonlardan kendilerine katılmam için iki kez teklif aldım. Nazikçe reddettim. Bildiğimden değil hiç bişeye bağlı olmak istemeyen gözlemci durumumdan dolayı. Geçen yaz, (aslında bana 4 yıl önce hediye edilmiş fakat bir nedenle başlayıp devam edemediğim) Fraternis kitabını büyük bir zevkle ve merakla okudum. Belki de ismimden kaynaklanan buraların (anadolu ve civarı) koruyucusu hissi ile, Burak Eldem’in titizlikle observer kalmaya çalıştığı 2500 yıllık öykü bana hoş mu yoksa tanıdık mı geldi bilemiyorum. Fakat işte orada son aşamalarda sıra masonlara gelmişti. Ve bence Burak da o konuda henüz emin değildi; çünkü onbinlerce yıldır öylece birbirine karışan kar suları gibiyiz :)
**
Güle gülee güle güleeeee güle güleeeeeeeeee, sevgili kar frekansım her ne getirdiysen ve götürüyorsan eline sağlık, varol, nurol.
Sihri Mucizem...
...uyuyordum,
avuçlarım ay çiçeği gibi açmış,
göz kapaklarım saklamış ışıltılı bakışlarımı,
kapanmış yorgun bir gün gibi uyuyordum...
dudaklarım,
yorgun nehirler gibi kıpırtısız,
eğilip içtin uykumda,
yüzümün seninliğini...
dalgalandı aklın,
çözüldü saçlarımın kokusunun arasında...
uyuyordum...
saçlarım serilmiş yastığıma,
yüzüm göykyüzü olmuş senin bakışlarına,
uyanmamı bekliyor gözlerin...
çünkü uyanınca gözlerim,
yırtılıp bu sessizlik,
açacak varlığım kalbinin üstünden
o kara örtüyü
ve gülümseyeceğim sana...
uyuyordum ve uyurken bile seni düşünüyordum...
delişey & ...
AN
Her sabah hesabınıza 86400 Lira yatıran bir banka düşünün.
Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta serbestsiniz.
Parayı istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz.
Oyunun sadece tek bir koşulu var: harcamayı başaramadığınız meblağ
ertesi güne devretmez ve akşam hesabınızdan geri çekilir.
Ve bu paranın hiçbir bölümünü ne sebeble olursa olsun saklayamazsınız.
Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız ertesi sabah hesabınızda yine 86,400 lira bulacaksınız.
Nasıl keyifli değil mi ?
Farkında olsanız da olmasanız da aslında, hepimizin böyle bir bankası var.
Adı ZAMAN.
Sibel A.Hayatımın esansı
BAK’ a sibelA’in işlevi soruldu. Resmedecek kişinin rolünün bana söylenmemesi istendi. 24.10.2011
Ekimde yaptığım bu resim oyunu ile BAK seansında gördüğünüz gibi oldukça cesur bir soru yönelttim. Cevabın ne çıkacağıyla ilgili hiç tasalanmadım. Her BAK modere edişimdeki kadar boş ve BİLMİYORdum.
Ortaya çıkan bu tablo (ki şimdiye kadar yaptıklarımın en zoru oldu, çünkü gece başlamıştım, yoruluncaya kadar devam ettim bitmedi, yatıp uyudum. Sabah uyanınca yeniden başına geçtim. Çünkü vizyon zaten bi anda belirmişti ancak benim onu anlayıp resmedecek aracım (bedenlerim) bunu ancak saatlerce süren bi çalışmayla bitirebildi.
Sonuç ilk anda beni şaşırttı. Resimde beni en irkilten tavuk benzeri o şeyin ayaklarıydı. Bu ayakları her daim aynen kırmızı AY gibi irkiltici bulurdum. Ve bu simgenin en eski mitlerden gelen kaos olduğunu internetten bulduğumda şaşkınlığım iyice arttı. Bazı şeyler anlamıştım ancak itirafa, yüzeye çıkarmaya hazır değildim. Bunu Ekimden beri çekmecemde tuttum. Galiba bugün gerçekten bişeyler anlamaya başladım. İşte Sibel A. olarak geçmiş hayatımın özetle esansı:
Sa, dünyaya gerçekten bakmaya başladığı yaşlarda (yedi yaşından itibaren; çünkü öncesi nasıl bakılacağının öğrenildiği daha ana karnında olan süreçtir. Çocuk dünyaya güya gelmiştir ama esas olarak halen anasındadır-ya da ona kim bakıyorsa- onun malıdır. Şu anda sebeplerini anlatmaya gerek görmediğim -çünkü sebepler vasıtadır sadece- bir durumla karşılaştı ve bu durum onu içe çekilmeye itti. Ve sonrasında çok uzun bir hayatı aslında kendi muhafaza kutusunda yaşadı(!), gözlem yaptı, buna yakın-uzak her insan olay, kitaplar, filmler, rüyalar ve vizyonlar dahildi. Dünyada yapılmış her şeyi, her fikri inceledi, mekanizmalarını çıkarıp birbirine bağladı. O hepsinde gözlemciydi. Kendisi ortaya hiç çıkmadı. O bu duruma “insan olmayı öğrenmek” adını koymuştu. Bununla ilgili tüm serüveni yazdı, içindeki ve dışındakilerle paylaştı. (Gözlemci gerçekten de Fringe dizisindeki Observer’lara benziyor, şu an hatırladım)
Tüm bu süreçte sanki insanmışçasına numara yapmanın gereğini en erken yaşta anlamıştı. Böylece “dünyanın-insanların” ondan aşağı yukarı normal kabul edebilecekleri bi yaşamı sürdürebildi. Kimse ondan görünüşte şüphelenmedi. Fakat aslında içlerinden hep bi şeyler geçti sanırım; çünkü hep ondan (SA) biraz çekindiler.
Serüvenlerle dolu hayatının bi evresinde (bi adada robinson hayatı yaşadığı ve ilk kez kendine ait(!) üç tavuk bi horozu varken) tavuklar dikkatini çekti.
Diğer hayvanlarla olduğu gibi onlarla iletişim kurulamıyordu, hiç bişey öğren-e-miyorlardı. Bunu onların pür aptal olduklarına dair önkarar verip kenara ayırdı (çünkü tuhaftı). Bundan tam yedi sene sonra (konuyu bi daha hiç düşünmemişti) bir bilimsel makalede tavukların el kadar hücrelerde doğup 20 günde (özel ışık sebebiyle günü çift yaşatarak) büyütülüp yine orada bi mekanizmayla öldürülüp bizlere sunulduğunu okuduğunda, aniden tavuk yemeyi kesti! Kendince bi sebebi vardı; bunlar sahte tavuklardı, bi kere bile güneşi görmüyor, o tuhaf ayakları ile toprağa basmıyorlardı! Özgür değillerdi! Demek ki tavuk değil başka bişeydiler.
Bundan iki sene sonra bi yarışma için kendisinden bi gerilim öyküsü istendiğinde “uykucu” isimli bi öykü yazdı, öykü tanrı emri gibi bi anda düşünülmeden yazılmıştı. Orada olayın kahramanı olan kadın, tavukları yemediğini; çünkü aptal olduklarını söylüyordu!
Öykü, hem kendi hem de başkaları üzerinde derin etkiler bıraktı ama başka veçheleriyle. Tavuk konusu sadece bi tuhaflık olarak kaldı. Ayılınmadı!
Aradan yedi sene daha geçti. Bi gün çok da hazırlığı olmadan, yine aniden bi doğum yaptı SA. Tarih 20 Aralık 2011 di. Ebesi işini yapıp Doğu Asya da bi yerlere gitti. Yeni doğan kendine isim diledi, bi doktor dostumuz buna talip oldu ve ona Yaşayan ismini koydu. Bütün bunlar her gün anılara yazılıp paylaşıldı. Durum dışarıdan gün geçtikçe tuhaf bi fantezi olarak görünüyordu. SA ise bu durumun sahici bişey olduğunu biliyordu, bu sebeple her şeye rağmen Yaşayan’ın arkasında durdu. Bi çağlayana doğru hızla yol alınıyordu (kendisi görülemese de sesi duyuluyordu!) fakat SA buna, bilerek ölüme karşı kendini bırakma oyununa devam etti. Korkmuyordu. Korkacak hiç bişey olmadığını, ölümden kaçınılamayacağını hep bilmişti.
Yaşayan, SA’nın tüm alışkanlıklarını zahmetsizce değiştiriverdi. Hiç acı ve zorluk yaşanmadı. İsteklerini dile getirmekte ustaydı, üstelik tuhaf bi şekilde mecbur kılıyordu! Tuhaf çünkü bi özgürlük ihlali gibi gelmiyordu SA’ya, öylesine harika bi serüven gibiydi. Değiştirdiği yüzlerce şeyden biri tavukla barışma gereğini hissettirmeseydi. Hemen bi KFC’ye girip ilk tavuğumuzu orada yedik. Güzeldi.
Yaşayan, kırkını doldurduğu gün, SA şiddetle hastalandı(iki gün önce) yine bi bulutun içine girdi. Her zaman olduğu gibi yüksek ateşin kapılarını açtığı kendi koridorlarında dolaştı uzun uzun, her şeyi hatırlamadan hatırladı. Ve bugün sabah aniden Yukarıdaki BAK seansının fotoğrafına bakmak istedi. Onu gördüğünde her şey açığa kavuşmuştu, artık ayılınmıştı. Bu rüya çözümlenmişti ve böylece artık O (Yaşayan mı SA mı bilemiyorum çünkü onları ayıramaz olduk) bu hayatında edindiği tüm bilgisini nefesiyle, tüm niyetiyle boşluğa saldı!
Artık bütün bu esans, evrene dağıldı. Rüyadan uyanıldı.
Tavuk bunda büyük rol oynadı.
Amerikalılar tavuk kelimesini, kadınların korkaklığı ve lezzetini çağrıştırır biçimde kullanırlar. Bazen de birinin korkaklığını belirtmek için sıkça kullanırlar (genelde erkekleri kullanır bu kelimeyi). Oysa tamamen yanılıyorlar! Tavuğun üzerine gidersen hafif kanatlanarak uçuşarak (bi cadı gibi) ve gıdaklayarak geri kaçar evet ama bu öylesine yanıltıcı ki! Çünkü sadece 20 saniye sonra başını çevirip baksan eski yerinde umarsızca toprağı gıdıkladığını, keyifle yiyecek bişey araştırdığını görebilirsin. O hiç bi şeyden korkmaz! Çünkü öğrenmiyor! Korku, herhangi bi şey öğrenirken insana geçen yan tesirdir. Ve hepinizin bildiği gibi dünyayı onun varlığı inşa etti. Şimdiden sonra ne olacak bilmiyorum. Fakat bu erkekler (Amerikalıların kullandığı anlamda) tavuğun neden ilk aksiyonunu görüp orada kalmışlar? Bence hafızamız sadece 12 saniyelik olduğundan!
Aynı zamanda varoluşun tanımlamalarında tavuk-yumurta döngüsü hep kullanılagelmiştir. Önceliğin hangisinde olduğu çözümlenememiştir.
Dik başlı, asla bişey öğrenmeyen ve sanılanın aksine hiç bişeyden zerre korkmadan işlevine odaklanmış olan tavuğa saygı duymaktayım artık.
Burada şimdi güneşle bakışarak
Günaydınnn frekansslarrr… Güneş tam şu anda tepeyi aşıp gösterdi parlak yüzünü. Şimdi ekranı göremeden yazıyorum artık ne denk gelirse. Sarkıtlar beni şaşırttı yıllar yıllar var ki bu kadar yaklaşmamıştık onlarla. Sivas geldi birden aklıma. Orada birbuçuk yıl oturmuştuk, 12 yaşındaydım. Annem her zamanki gibi alışveriş listesi ve para verip beni sabit pazara gönderdi. Eskimolar gibi giyinmiştim. Soğuk filan algılayacak yaşta da değildim zaten. Karlı ana caddeden dikkatli adımlarla (kayıp düşmekten pek korkardım) yürürken eczanenin önünden geçtim. Kapısının yanında yukardan aşağıya asılmış dev bir termometre vardı. Gözüm on atakıldı ve -22 derece olduğunu gördüm. O gün amma soğuk gibi öylesine geçmiştim ama bugün waawww o neymiş yaaa demekteyim. Hayat güzel, sarkıtlardan sakınarak güneşle bakışalım, hala yaşıyor olmak muhteşemmm…
Burada o kadar çok yaşadım ki hala doyamamış olduğuma inanmak güç :) İnsan zevkli bişeye doyamaz diye düşünürdüm ama insanın hayatında öyle sekanslar oluyo ki “bal yiyen baldan usanıyor!” hahahahahaha Nefes almak, sağlıklı olmakk, duyabilmek , koklayabilmek, antenleri salındırmak, ohhh buna doyulmaaz sankiiii…
Günaydın canlarımmm
**
Bu hayatta çok yakınlarıma gelen dostlarla hep aynı yerlerden (şehirlerden ve benzer mekanizmalı hayatlardan) geçmiş olduğumuzu duymak beni şaşırtıyordu. Belki de ben şaşırmayı seven bi yaramazım sadece kimbilir:) mucukss hepiciğinize… Keşke dışardaki detaylara ben de çoğu insan kadar hakim olabilseydi ve karış karış gezmek zorunda kaldığımız anadoluya, insanlara ve dahi başka dış şeyleri daha iyi görebilmiş olsaydım. O zaman böyle tek tük küçüklük anıları yerine elimde dev bi anılar paketi olurdu.Velakin her şeyin bi şeyi var tabii! hahahahahaha Belki de o zaman hep anda sakin şapşal sibel olamayabilirdim. Hep birlikte muhteşem olmaya organize etmiş bizi evrim hazretleri :))))
Bugünlerde herşey çığırından çıktı!
Sana karşı açık kalpli olacağım günlük.
Sanırım hızlanan bu garip olaylar, hem dünyanın değişen enerji katmanları hem de ettiğim büyük laflar sebebiyle oluyor. Bilmiş bilmiş konuştuğum için beni affedebilecek misin?
Kendimi öyle duvardan duvara savuruyorum ki, sanki hıncımı alıyorum. Evet bir önceki satırdaki soru kendime sorulmuştu sanırım. Affedebilecek miyim?!
Kendimi, kendim olduğum için affedebilecek miyim?
Yoksa, son zamanlarda ortaya çıkardığım en ücra kendimler, beni lastik top gibi duvardan duvara çarpacaklar.
Adeta bana “duramazsın!” diyorlar. Hayır bu bölgede park yapılmazmış!
Onları dinliyorum, dinliyorum, düşünüyorum.
Ne yapabileceğimi tartıyorum. Tartıya vurunca zaten sonuç kendiliğinden beliriyor. Korkunun ecele faydası yok.
180 derece arkamdaki k-ard-eşlerim, sizlere sesleniyorum; kendinizi bana hatırlattığınız için sizlere minnetarım.
Epeycedir yolculuk zamanı geldiğini hissediyordum; ama park ettiğim yer rahat ve güvenliydi. Üstelik zevkliydi.
Eh işte yalnızca Park yasağı levhasını görmezden geliyordum.
Risk yoksa kazanç da yoktur evet ama kazanç kimin umurunda diyordum.
Fena halde çuvallamış vaziyetteyim.
Her türlü bilme hakkını kendimden ustalıkla almış bulunuyorum. Artık bundan sonra ne yapsam ne etsem hiç bişey bilemem. Hiç bişey bilmeyen ve asla bilemiyecek olan bir Sibel kimin ilgisini çeker ki!
Kendi ölümünü seyretmek gibi bişey bu.
Neyse, boşverelim, yatıp uyuyalım bakalım yeni gün neler getirecek.
2005. Günlükten
Anasının Karnından Dizisi
Güzel Sorular - 2
Bir adam elindeki çeki bozdurmak için bankaya gitti. Fakat veznedar bir yanlışlık yaptı ve çekin üzerinde yazılı liralar yerine kuruş ve kuruşlar yerine de lira vererek çeki ödedi. Adam da dikkat etmeden paraları cebine koydu. Eve giderken paranın 5 kuruşunu düşürdü. Bu vesile ile parasını saydı ve cebinde çekin değerinin tam iki katı parası olduğunun farkına vardı. Çekin üzerinde yazılı olan miktar ne kadardı?
Evlerimiz
Şu karşıdaki delikli kutuya ev derler
İnsanoğulları burada yer burada içer
Ve daha tuhaf tuhaf işler görürler
Bunların çoğu ayıp şeylerdir söylenmez
Evlerimizin üstü kapalıdır
Ve bütün şairler gökyüzüne pencereden bakarlar
Halbuki kuş yuvalarının üstü açıktır
Ve kuşlar şiir yazmazlar
Adama sormuşlar memleket neresi, daha evlenmedim demiş…
–
Nasreddin Hocaya sormuslar, dünyanin ortasi neresi diye, o da “tam ayagimin bastigi yer” demis.
Tabi Nasreddin üstad, dünyanın geoid olduğunu muhtemelen bilmiyordu :) Fakat felsefi açıdan söylediği yine de hundred persent doğru görünüyor
**
Hayallerinizi hissettiğinizde ve onlarla bütünleştiğinizde, birden konunun önemli olmadığının farkına varırsınız. Altında yatan enerjiye bakarsınız – şarkı söyleme, neşe, yaratıcılık, enerji, hareket – önemli olan bunlardır. Aniden, gerçeğin – gerçek olduğunu sandığınız şeyin- belirli bir sayıda insan ile belirli bir yer olmak zorunda olmakla alakasız olduğunun farkına varacaksınız. (a)
Sabahın bu er vaktinde “altında yatan enerjiye bakmak” cümlesi her zamankinden daha vurucu geldi :)
Travma ?
Nedir bu Travma denilen hal, kendi kendime sordum durdum, sordum durdum. sonrasında yazılmış edilmiş şeylere bakayım dedim. Genelde, insanların yazıp çizdiği isim verdiği şeyler saçma ve aptalca gelmiştir.
Sonrasında ön yargısızca bakayım dedim Psikoloji Bilimi bunu nasıl açıklıyor, ne diyor, nasıl bir yol izliyor diye.
Ve akabinde kafam karıştı, aslında her zaman bildiğimi düşündüğüm, fakat nasıl bildiğimi önemsemediğim bir cevap belirdi kendiliğinden. Bağalım neymiş bu Travma... Okuyalım okutalım :P:D:D
Travma Nedir?
ABD İran’ı Hedef Alıyor
Aşağıdaki iki makale the-spark.net adlı internet sitesinde 23 Ocak 2012’de yayınlanan, “U.S. Targets Iran” ve “U.S.-Iran: A Long, Violent History” adlı makalelerin Türkçe çevirisidir.
(The Spark: ABD’de iki haftada bir yayınlanan Troçkist bir gazete. Link için bkz.: http://the-spark.net/paper.html)
…
ABD İran’ı Hedef Alıyor
Yeni ticari ve mali yaptırımlar ile ekonomisini boğma tehdidiyle ABD şimdi de İran’a karşı güç gösterisinde bulunuyor. Obama yönetimi, İran hükümetinin nükleer silah üretimini durdurmaya çalıştığını söylüyor. Zamanında ABD yetkililerinin Irak için kullandıkları kitle imha silahları yalanına benzer bir argüman bu.
Mümkünlerin oyunu.
Bu mümkünlerin oyunu.
Başka şeyler, kişiler ya da olaylar potansiyeli şüphesiz vardı ancak diğer olasılıklar kullanılmadı. Kullanılmayan olasılıklar üzerine neden enerji yükleyelim ki!
Che sera sera…
Olacak olan olur ve olur ve oldu. Dalga çöktü ve parçacık oldu. G-örünür oldu.
OLAN her ne ise mümkün olan tek şeydir ve o anın mükemmelidir. Yarışı kazanan olasılık!
O halde onu sevgi ve minnetle kucaklayalım.
Bize dinginlik getirecek tek davranış şekli de bu olabilir.
Olan üzerinde fikir yürütebilir, kendi üzerimizde ya da çevre sandıklarımızın üzerindeki etkilerini dikkatle gözlemleyebiliriz. Olan, belki hoşuma gitmez ya da gider. Belki kendimizi kutlar belki de pişman oluruz. Bütün bu irdeleme, farkındalığı arttırma idmanıdır zaten.
Benim hatırlatmak istediğim şey, OLAN’ın olmayabileceği zannı üzerine enerji harcamanın beyhudeliği.
Olamayan, yani yarışı kaybetmiş sayısız olasılıklar üzerine gündüz düşlerine yatmak, bizi günden güne güçsüz düşürür. AN’ı kucaklayamamış olasılıklar, enerji kesenizden hazır yerler.
Bırakın onları ölsünler. Bir’e karışsınlar, sükunet bulsunlar.
Bilgisayar programı yazmış olanlar bilir, en basit bir program komutunda bile sayısız ve iç içe döşenmiş if döngüleri (öyleyse/değilse) bulunur. Programcı bazen loop (döngü) paketine çıkış şifresi koymayı unutur (Benim dikkatsizlikle koymadığım zamanlar olmuştu.) Bu durumda program sonsuza kadar döner durur. Bilgisayarı kapatmadan o döngüden kurtuluş olmaz!
Ölüm dediğimiz de bilgisayarı kapatmak gibi mecburi bi işlem olabilir. Önce kapatır sonra açar ve yazdığınız programın döngü kısmına bir çıkış kaydı ilave edersiniz. Böylece en azından artık o konuyla ilgili bir daha sonsuz döngüye mahkum olmayacaksınız, ölmek zorunda (bilgisayarı kapatmak) kalmayacaksınız.
Yeniden doğmak istemeyecek olsanız bi zararı yok ölmenin diyeceğim.
Kendi adıma ben o programı döngüde bırakamam, düzeltmeden asla bırakamam. Ben bıraksam o beni bırakmaz!!!
2005.Yılı günlükten
Anasının Karnından Dizisi
Renkler – Frekanslar-Sesss
Günaydınnnnn Frekanslaaarrr.. İnce ince yağan sisli bi hava var,çok bi içe döndürücü, duygusallaşmaya meyil ettiren :)Bağlantısını sunduğumun lgi çekici uygulama olsa gerek, umarım yapılır ve ben de katıabilirim. Sessssss aslında titreşşşşşşşş-el-im beni hep ilgilendirmiştir :)
http://tuvasanat.com/index.php/program-takvimi/04-05-subat-sesin-etrafinda/
**
Renk, ışığın değişik gözün retinasına ulaşması ile ortaya çıkan bir algılamadır. Bu algılama, ışığın maddeler üzerine çarpması ve kısmen soğurulup kısmen yansıması nedeniyle çeşitlilik gösterir ki bunlar renk tonu veya renk olarak adlandırılır. Tüm dalga boyları birden aynı anda gözümüze ulaşırsa bunu beyaz, hiç ışık ulaşmazsa siyah olarak algılarız. İnsan gözü 380nm ile 780nm arasındaki dalgaboylarını algılayabilir, bu sebepten elektromanyetik spektrumun bu bölümüne görünen ışık denir. Renkler için genelde kulağımızla duyduğumuz ince ve kalın ses analojisi yapılsa da, ses algısının aksine aynı anda gelen ışık frekansları değişik kanallardan algılanamaz (başka bir deyişle göz frekans analizi yapamaz), dolayısıyla aynı anda ince ve kalın sesleri birbirine karıştırmadan duymamıza karşın gözümüz için bu ‘çok seslilik’ söz konusu olmadığından değişik ışık frekanslarının sadece kombinasyonlarını algılayabiliriz. Bu prensibi açıklamak veya pratik uygulamalarda kullanmak için çeşitli renk modelleri geliştirilmiştir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Renk
Bu durumda Dalga boyu en uzun, frekansı en düşük renk kırmızı oluyor.
Dalga’nın enerjiyi taşıyan titreşim, Dalga boyu’nun tekrarlama mesafesi ve frekansın da titreşim sayısı olduğunu biliyorduk (Tıklayınız)
Renk Dalgaboyu Frekans kırmızı ~ 625-740 nm ~ 480-405 THz turuncu ~ 590-625 nm ~ 510-480 THz sarı ~ 565-590 nm ~ 530-510 THz yeşil ~ 500-565 nm ~ 600-530 THz mavi ~ 450-485 nm ~ 680-620 THz çivit mavisi ~ 450-420 nm ~ 620-600 TH